Bir Tatlı Huzur 17/10/2019

1) Kişinin obsesif kompulsif bozukluk hastası olmasına ne sebep olur? Aklıma ilk güvensiz bir ortamda büyümüş olabileceği geldi ama nedeni ne olabilir?

 

 

Doğrusu buna ilişkin çalışmalar var mı bilmiyorum. Yani güvensiz bir ortamda büyümüş olmak obsesif kompulsif bozukluğa yol açıyor mu bununla ilgili hiçbir kanıt bilmiyorum. Fakat genetik çok önemli bir neden ve bununla ilgili çok sayıda kanıt var. Yani psikiyatrinin güçlü genetik aktarım alan hastalıklarından birisi obsesif kompulsif bozukluk.


Obsesif kompulsif bozukluk nedir?


Kişinin zihnine gelen düşünce, düşlem, imge çeşitli şeylere mani olamaması yani namaz kılarken acaba abdestim tam mıydı değil miydi, temizlik yaparken acaba elim tam temizlendi mi temizlenmedi mi, abdest alırken acaba her tarafım ıslandı mı ıslanmadı mı, cinsellik esnasında ortaya çıkan sperm ve ovaryum bir döllenmeyle sonuçlanabilir mi veya korunuyorsa bu korunma yeterli mi ya çocuk olursa gibi çeşitli takıntıların sürekli zihne gelmesi ve bunlara mani olamama haline diyoruz.


Obsesyonlar bu zihne gelen düşünce, düşlem ve imgeler bazen görüntü, ses vs. gibi de gelebilir bunlar. Onun için imgelem gibi sözler de kullanıyoruz. Bunlar zihne düşen görüntü, düşünce, takıntı her neyse bunlar işin obsesyon yani takıntı kısmı.


Bir de zorlantı kısmı var. Yani saplantı gibi bir de zorlantı kısmı var. Kişinin kendini yapmaktan alıkoyamadığı davranışlar. Söz gelimi; eli kirli diye elini yarım saat yıkamak, 15 dakika yıkamak, 5 dakika yıkamak, 3 dakika yıkamak. Şimdi size soruyorum.


Bir insan elini ne kadar süre sabunlarsa temiz olur?


Efendim… 1 dakika… 2 dakika… 3 dakika… 5 dakika… 15 dakika… Yarım saat… 1 saat…


Hangisi daha temiz olur?


Evet, yapılan çalışmalar gösteriyor ki 25 saniye elimizi yıkarsak, ameliyathanelerin girişinde bile eğer yeterli sabun, dezenfektan vs. ile karşılaşmışsak ameliyathane girişinde bile bu kadar süreyle yıkamak yeterli oluyor. Dolayısıyla saatlerce el yıkamanın elimizi mikroplardan veya kirden arındırma anlamında hiçbir manası yok. Eğer takıntılı bir insansak, obsesif kompulsif bozukluksak saatlerimizi bu işe harcayabiliriz ve hiçbir anlamı da olmaz. Tabii bu hastalığın diğer insanlar için ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyor musunuz?


Böyle bir kişiyle evli olduğunuzda bütün vakit yıkanma, tuvalet, tuvalet temizliği, evin tertip düzeni, masanın tertip düzeni, gıdaların temizliği vs. gibi konulara girecektir. Evlilik yaşantınızın mutluluğunuzun önemli bir kısmını bu ayrıntılar alıp götürecektir maalesef. Hemen her gün böyle bir hastayı ya da böyle bir çifti görüyorum zor bir hastalık. Yani “psikiyatrinin kanseri” ifadesi kullanılır veya “zihin kanseri” ifadesi de kullanılır.


Tedavi edilemez bir hastalık değil. Tekrar söyleyeyim güvensiz bir ortamda büyümüş olmak vs. gibi bir nedenle ilişkisi bugüne kadar gösterilebilmiş değil. Fakat genetik olarak ilişki gösterilmiş durumda yani insanlar bu hastalığa sahip olan kişilerin ailelerinde bu hastalığa sahip olan kişilerin ortaya çıkma ihtimali çok daha fazla oluyor.


Bu beynin bir hasarı, beyindeki kimyasal bir arıza. Beynin bir çok bölgesinde gösterilmiş ileti kusurları veya şeker kullanma kusurları veya dokuda küçülme vs. bir çok veriye sahip bu hastalık. Dolayısıyla bir beyin hastalığı, bunu bilerek tedavi ettirmemiz lazım. O nedenle psikiyatristlere gittiklerimizde işte “Efendim takıntılarda niye ilaç kullanıyoruz, ilaç kullanmadan yenemez miyiz acaba? gibi sorular sormanın da bir esprisi yok. Genetik biyolojik bir hastalık ve ilaçların da ciddi bir katkısı var ve bu bir beyin hastalığı öyle güvensiz bir ortamda büyümüş olmakla veya daha güvenli bir ortama geçecek olmakla hiçbir ilişkisi yok denilebilir.

 

 

2) Çocukluktan beri var olan dürtü bozukluğuna öneriniz nedir?

 

 

Soru çok genel tabii “dürtü bozukluğu” derken ne kastedilmiş? Öfke kontrolünde bir sorun mu? Çalma hastalığı mı? Saç yolma mı? Tırnak yeme mi? Sivilcelerle oynama mı? Vücudu yolma mı? Tırnak diplerini yolma mı?


Bunların hepsi dürtü kontrol bozuklukları, bunlar hakkında bir bilgi verilmemiş ama çocukluktan beri var olduğu söylenmiş. Bunun için özel bir önerimiz yok. Yani çocukluktan beri var olması sadece bize var olduğunu ve uzun süreli bir hastalık olduğunu gösterir.


Çoğu zaman bu tür dürtü kontrol bozukluklarına kaygı bozuklukları da eşlik eder. Ben çoğu hastada bunu siz de yapın anlamında söylemiyorum bu hastalıkların birliktelikleri nedeniyle kaygı giderici ilaçlar, antidepresanlar ve dürtüyü denetlemeyi sağlayan bazı antipsikotikleri de beraber kullanarak gayet iyi neticeler alıyorum.


Böyle uzaktan bir öneri yapmak doğru değil. Dürtü kontrol sorunları olan insanlar saç yolmadan öfkeye kadar, tırnak yemeye kadar değişik spektrumda dürtü kontrol sorunları olan insanların mutlaka öncelikle bir psikiyatriste ulaşmaları gerekir. Ulaştıklarında da uygun bir ilaç kombinasyonuyla ciddi tedavi sonuçları sağlamak mümkün.

 

 

3) Erken ergenliğe giren kız çocukları ne kadar agresif olabilirler? Anne babaya şiddet girişimi, çevresine karşı agresif davranışlar sergilemesi görülen bir durum mudur ya da başka bir rahatsızlık göstergesi midir?

 

 

İlginç bir soru. Şimdi hani bir kere erken ergenlik ne demek? Erken ergenlik var mı? Bu bahsedilen kişi için gerçekten erken girilmiş bir ergenlikten söz edilir mi?

Kız çocuklarında ergenliğin 9 yaşlarına kadar olabildiğini biliyoruz. 10-15 daha yukarı yaşlara kadar da çıkabilir. İlk adet görme ve diğer ergenlik belirtileri hani memelerin büyümesi daha kadınsı bir görünüm kazanma ve doğurganlık kapasitesinin kazanılması bunlar ergenlik döneminde kız çocuklarında olan şeyler. Erkeklerde de benzer cinsel kimliğe ilişkin biyolojik değişiklikler ortaya çıkıyor.


Soruya dönersek bu çocukta erken olduğu söyleniyor, erken olması bir hastalık belirtisi de olabilir elbette. Yani hormonlarla ilgili bir sorun olabilir ama erken değilse de bütün ergenliklerin az çok sorunla seyrettiğini hepimiz hem kendimizden hem de çevremizden vs. çocuklarımızın yetişmesinden anlıyoruz. Çünkü insan vücudu ciddi değişimler geçiriyor. Bunlardan bir kısmı hormonal değişimler, cinsellikle alakalı değişimler ama aynı zamanda beynimizde “budanma” denilen nöron hücrelerinin fazlaca dallanmış kısımlarının bir tür budanma sürecinden geçiyor bu ergenlik döneminde. Beyin bir tür olgunlaşmaya uğruyor. Yani çok dallı bir sistem budanıyor ve az dallı bir sisteme dönüyor. Çünkü hani milyarlarca hücre var ve bunların belki daha da fazla bağları var diğerleriyle bu entegre devre daha sadeleşiyor. Daha sistematik daha iyi işler hale geliyor. Tüm bu işlemler olurken ergenlikte bir dizi dürtü kontrol sorunları da dengesizlikler de ortaya çıkabiliyor. Fakat bu ergenlik meselesinin büyütülmesi her şeyin ergenliğe atfedilmesi genel olarak çok doğru bir düşünce biçimi değildir. Bir çocuk psikiyatristi arkadaşım öyle söylerdi. Çoğu hastalık ergenliğe atfediliyor ve böylece atlanıyor hastalık olduğu anlaşılmıyor. Hatta işi abartırdı: “Aslında ergenlik diye bir şey yoktur” a getirirdi. Biraz esprisini yapıyordu. Burada kastettiği şey nedir?


Hem aileler hem doktorlar psikiyatrik hastalıkların gelişimini ergenlik maskesiyle kapatıyorlar, farkında değiller. Çünkü aslında bir çok psikiyatrik hastalığın geliştiği çağlarda ergenlik yaşları veya ilk gençlik yıllarıdır. Bu yıllarda ortaya çıkan hastalıklar çoğu zaman aileler ve etrafı tarafından hafife alınarak biraz da etiketlenme endişesiyle tuhaf bir biçimde yokmuş gibi bir muameleye uğrar ve hasta yıllarca ızdırap çeker ve çevresine de ızdırap çektirir. Dolayısıyla ergenlikmiş gibi kabul edilen çoğu tablo psikiyatriste ulaştığında, tedavi gördüğünde günlük hayatta işlevsellik ciddi anlamda artar.

Bugün bir aile 1 ay sonra çocuklarını getireceklerdi. 16-17 yaşlarında bir genç. Ben 16 yaşından itibaren gençlere bakıyorum. Normalde çocuk psikiyatristleriyle aramızdaki sınır 16-24 arasında bir ara bölge var. Burada her ikimizde bakabiliyoruz. 16 yaşından küçüklere bakmıyorum onların da 24 yaşından daha yukarısına bakması doğru olmaz. Bugün getireceklerdi, çok sıkı, zorlu seyreden hem kaygının hem öfke kontrol sorunlarının burada da sorulduğu gibi olduğu bir hastaydı. Ailesi randevuyu 1 ay daha ötelemiş demek ki işler yolunda gidiyor sekreterimin verdiği bilgiler o yönde. Neden? Çünkü hasta ilaçlarını kullanıyor, az önce söylediğim ilaç kombinasyonlarına benzer bir kombinasyonla oldukça iyi çok zor bir hastayken. Dolayısıyla ergenlik denen sözün hastalıkları örtmesine müsaade etmemek lazım. Yani bu soruyla ilgili vurgulayabileceğim en önemli konu bu.  


Bir çocuğun anne babaya şiddet girişimi, çevreye karşı agresif davranışlar sergilemesi de öyle sadece ergenliğe indirgenebilecek bir şey değildir. Ortada çoğu zaman bir psikiyatrik hastalık vardır bazen de edepsizlik, şımarıklık olabilir. En son düşünmemiz gereken şey ergenlik olmalı. Diğer pencerelerden perspektiflerden bakmakta fayda var.


Belki bir ergenlik çağında değil ama daha büyükçe genç bir kız ya da kadın hastada her iki ifadeyi de kullanabiliriz. Yurtdışında yaşayan bir hasta 2 yıl önce bana getirildiğinde 19-20 yaşlarında bir genç kız uyuşturucu kullanıyor, çok sayıda erkekle beraber oluyor, kontrolsüz bir yaşantısı var. Aile ağlıyor sızlıyor vs. dikkatle incelediğimizde çocuğun bipolar bozukluk olabileceği kanaatine vardık. Ona göre tedavilerini düzenledik. Aylık enjeksiyonlarla tedavi ettik bir süre, şimdi ağızdan ilaçlarla gidiyor gayet iyi gidiyor. Geçen 2 yıl sonra kalktı geldi yurtdışından gördüm gayet iyiydi, her şey yoluna oturmuştu. Ailesi çok dua ediyordu. Kendisi de ailesiyle birlikte ailenin bir işletmesinde çalışıyordu ve her şey yoluna girmişti. Dolayısıyla bu çocuğun o an yaşadığına ergenlik krizi, sersemlik, şımarıklık vs. demek çok yanlış olabilirdi. Doğru tedavi ve onların düzgün sürdürmüş olması nedeniyle yani bu 2 yıl müddetle bir psikiyatriste gitmemişler belki burası yanlış ama bir biçimde tedavileri almaya devam etmişler. 2 yıl sonra geldiklerinde her şey yerli yerinde duruyordu. Bu da şükredilecek bir konu. Dolayısıyla nedir?


“Ergenlik” diye örtmek yerine öncelikle bir psikiyatriste gidip ne olup bittiğini bir uzman gözüyle değerlendirtmek gerekir.

 

 

4) Ben sürekli kötü bir şeyler olacak hissi taşıyorum. Bu düşünceler aklıma gelince kalbim çıkacakmışçasına taşikardi oluyorum. Her duyduğum kötü olayı günlerce düşünüyor aynısı bana da olacakmış gibi geliyor. Doktora gittim bunları anlatmadım çok derine girmedim ‘’kaygı bozukluğu teşhisi’’ dedi, ilâç verdi. Pek kullanmadım ‘’bağımlılık yapar’’ diye endişe ettim. Bu arada herkesi azarlamak terslemek hatta haykırmak istiyorum. Şimdi çalışan tüm memurları yandaş görüyor öfke doluyorum. Arada bir kendimi tutamayıp tartıştığım insanlar oluyor sonra bunu da kafama takıyorum çarpıntı geliyor, KHK’lı bir hemşireyim.

 

 

Geçmiş olsun, hem travmatik olaylar yaşamış KHK gibi ama diğer taraftan da çok bariz bir kaygı bozukluğu olduğu anlaşılıyor. Çarpıntısı oluyor, “kötü olaylar kendi başına gelecek” diye endişe ediyor, doktora gidiyor ama ilaçlarını kullanmıyor “bağımlılık yapacak” diye dolayısıyla çok tipik bir kaygı bozukluğu öyküsü.


Kaygı hastaları bir çok şeye kaygılanır, tedavi olarak verdiğiniz ilaçlardan da kaygılanır ve onları da kullanmazlar. Bu maalesef çok yaygın bir kaderdir. Bizim tedavimizi en çok terk eden hasta grubu öyle akıl hastaları vs. falan değildir çok önemli bir kısmı kaygı hastalarıdır. Bizzat ilaçlardan korktukları için tedavilerini sürdüremezler. En çok sorunları maalesef bu grupla yaşarız.


Burada bu hemşire hanımın da kaygı bozukluğu olduğu çok açık, uzaktan tanı koyacak değiliz ama ona önerimiz mutlaka bir psikiyatriste gitsin. Online hizmet veren bir psikiyatrist de olabilir. Biz de olabiliriz başkası da olabilir. Mutlaka doğrudan psikiyatrik tedavi almayı denesin. Yoksa bu “bağımlılık yapar” düşüncesiyle ilaç kullanmamak başına büyük bir bela açar. Bu tedavileri sürdürmediği için hayatı boyunca kaygı içerisinde tabir uygunsa yuvarlanıp durur. Dolayısıyla ona tedavi olmayı öneriyorum. KHK’lı olmak vs. buna mani değil. Herkes tedavisini olacak. KHK’lıysak ve kalp hastasıysak gidip kalbimizi anjiyo yaptırıyoruz değil mi? Yaptırmıyor değiliz ya “Ben aslında KHK’lıyım o yüzden kalp hastası oldum.” filan demiyoruz. Burada da kaygı bozukluğu var ve tedavisi yapılacak.

 

 

5) Geçmişte iyi ilişkilerimiz olan akraba ve komşularımızın bize soğuk davranmasının kat be kat fazlası onlara karşı bizde oluştu. Bu bir tedavi gerektirir mi? Anlaşılmadığını hissetmek kötü bir durum.

 

 

Evet, bu önemli bir şey. Türkiye’de yaşanılan travmatik hadiseler 15 Temmuz sonrası hükümetin bunu özel bir fırsat gibi değerlendirip milyonlarca insanın hayat şartlarının değişmesine, kökten bozulmasına neden olabilecek şekilde adeta bir topluluğun kırılması, yok edilmesine doğru bir girişim gibi davranışları, onları işsizliğe mahkûm etmesi, onların ellerindeki mallara el konulması, tarihte görülmediği kadar, onların bir kısmının yurtdışına kaçmak zorunda kalması uzatabiliriz listeyi toplumdışı ilan edilmeleri, ölen insanların üstelikte işkence görmüş insanların hain mezarlığına gömülmeye kalkışılmış olması böylesine kötü, faşizan, antidemokratik, baskıcı muamelelere maruz kalan insanlarda doğal olarak öfke uyandırıyor. Maalesef toplum da bir ayrışmaya girerek bu insanlara karşı tıpkı yöneticilerin gösterdiği gibi bir öfke ve ayrıştırmacı tutumla davranabiliyorlar.


İnsanların çoğu akrabalarına suçsuz olduklarını anlatmakta güçlük çektiler. Sevgili izleyicimiz de şimdi “Biz o akrabalarımıza karşı onların bize duyduğu soğukluktan çok daha fazla bir soğukluk hissediyoruz.” diyor. Evet, maalesef bu toplumun yüklendiği maliyetlerden birisi bu. Nasıl geçer? Zaman içerisinde nasıl çözülür? Bunu söylemek çok kolay değil ama tüm yaralar eninde sonunda iyileşir.


II. Dünya Savaşı’nda da Yahudilere karşı büyük bir mezalim yapılmıştı ve insanlar fırınlarda yakılmıştı. İnsanlar sabun yapılmıştı, yollarda ölmüştü. 1915’te Türkiye’de tehcir edilen Ermeniler benzer şekilde milyonlarcası yollarda telef oldu, öldü. Hiç şüphesiz Ermeniler Türk komşularına veya onları bu duruma duçar eden İttihat ve Terakki yöneticilerine, Osmanlı yöneticilerine çok ağır öfke duydular ve buğz ettiler. Bunlara katlanmak çok kolay değildi. Şüphesiz toplumunda bir kısmı Ermenilerin kendilerine göre yaptığına karşı öfke duymuşlardı. Şimdi artık yüzyıldan fazla zaman geçti o kuşaklar zaten yaşamıyorlar ve bunlara karşı bir biçimde karşılıklı çözüm, yaklaşma ve insani bir etkileşim gerekiyor.


Benzeri 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de olan olaylar için geçerli. Kimse ağır zalimleri, zulümlere uğramış kimseleri affedecek değildir elbette. Ben kendi adıma affetmem. Hukuk önünde hesap vermelerini beklerim, kanıtlarımı kenarda tutarım. Zaman gelince tabir uygunsa sürünmeleri için elimden geleni yaparım insani olarak.


Diğer taraftan da bana karşı yapılan en ağır, en alçakça, en adice, insanlık tarihinin en kabul edilmeyecek muamelelerini yapmış kişileri bile nihayetinde onların da birer insan olduğunu biliyorum. Dolayısıyla o insanlığın gerektirdiği çizgiyi de nihayetinde bozmamak gerekir. Tabii ki onlar için adalet isteyeceğiz, onlara karşı öfkemiz dinmiş değil tümüyle fakat şu an bu zamanlarda anlaşılmıyor olmak insana bir miktar duygusal yük getiriyor. Uzun vadede bunların hukuk önünde çözümünün üretileceği veya toplum önünde işlerin tersine döneceği düşüncesi bu acılara da tahammül etmeyi mümkün kılıyor. Konu artık sadece acılara tahammül etmek değil topluma, hayata, günün akışına adapte olmak. Eğer sürekli bu soğukluk içerisinde yaşayacaksak bu her şeyden evvel kendimiz için de büyük bir ıstırap olacaktır. Dolayısıyla her birimizin kendi ruhsal durumunu, yaşamını garanti altına alacak şekilde zihinsel olarak bu yaslarla, kötü durumlarla, öfke ve kinlerle bir biçimde mücadele etmesi gerekiyor. Ben de bir psikiyatrist olarak bununla ilgili hem yardım alıyorum hem de kendime göre tedaviler kullanıyorum.


Dolayısıyla bu hani sonsuza dek sürecek bir acı ve ateş değil. Böyle yaşayamayız. “Anlaşılmadığını hissetmek kötü bir durum” cümlesinden hareketle anlaşılabileceğiniz ortamlarda bulunmanızı öneririm. Ben de bir KHK’lıyım ve mesela KHK platformlarında benzer durumda arkadaşlarla sohbet ediyoruz, bir araya geliyoruz, bu konularla nasıl baş edeceğimiz konusunda çare araştırıyoruz ve birlikte mücadele için çaba sarf ediyoruz.


Hayatı da sadece KHK ve KHK’lılardan ibaret görmemek lazım. Hayatın kendi akışı var. O akışa katılmak ve bütünlüğü içerisinde bir miktar yok olmak da lazım. Yani KHK’lılığı ya da mağdurluğu sabit bir kimlik haline de getirmemek gerekiyor bunun içinde öfke duyduğumuz komşularımız akrabalarımız olsa bile. Bir kısmına mesafeli durup, bir kısmının da imkân varsa affedilebilecek durumdalarsa affedilmesi yahut onlara karşı nısbi bir esneklik gösterilmesi için çaba sarf etmek sadece onlar için değil bizim sağlığımız açısından da önemli olabilir.

 

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.