Bir Tatlı Huzur 03/10/2019

1) Hayatın anlamı, anlam arayışı hakkında bilgi verir misiniz?

 

 

Bu kısım önemli çünkü hepimizin hayatı için kendine göre bir anlamı vardır. Çoğu zaman insan kimlik oluşum aşamasında, ergenlik döneminde hayatın anlamı üzerine derin düşüncelere dalabilir. Hayatın birkaç safhasında böyle kritik evlerden geçiyoruz. İnsanın gelişim evreleri çeşitli psikiyatristler, psikologlar düşünürler tarafından ele alınmıştır.


Bunlardan en önemlisi ilki diyebileceğimiz ergenlik dönemidir. Derin bir biçimde hayatın anlamı üzerine kafa yorduğumuz bir dönemdir. Tanrı, Tanrı’nın varlığı, ölüm, bizim sevilmeye değer bir varlık olup olmadığımız gibi bir çok konu hakkında fikir yürütürüz. Hem genç yaşın enerjisi hem de hayat hakkındaki anlam arayışı nedeniyle gençlerin önemli bir kısmı bu dönem ve ergenlik sonrası dönemlerde belli bir ideolojik siyasal, sosyal pozisyona doğru geçerler. Çünkü hayatın anlamı üzerindeki düşünceleri onları belli bir ana yolda seyretmeye sevk edebilir. Ana ideolojiler siyasal, sosyal veya filozofik görüşler, dinler de hayatın anlamı üzerine kendilerine göre yorumlar yaparlar. Dolayısıyla hayatın anlamı konusunda bir kavrayışa vardıktan sonra bunu sanki beynimizin, zihnimizin ana programı gibi düşünelim bunu, bu alanları oturttuktan sonra insanoğlu farklı alanlara yönelebilir. Her halükarda zihnimizde bir inanç sistemi olsun ya da olmasın bir bakış açısı, bir zihin işleyişi ve bir teorik bakış açısı tüm dünyaya mevcuttur. Buna “dünya görüşü” de denir. Hepimizin dünyaya ve hayata bir anlam katma çabası vardır. Buradan da hayat görüşü, dünya görüşü şekillenir. Bu hayat görüşüne göre sürdürülen hayatta bazen böyle leblebici, fıstıkçı dükkânlarında bile görürsünüz ilginç görüşler vardır. Anne baba hakkında çocuğun kanaatleri işte küçükken şöyle görür, onları çok yüceltir. Ergenlik dönemine gelince onların değeri azalır sonra işte babası hakkında zaman içerisinde “Ya babam da bir şey bilmiyormuş.” gibi bazı kanaatlere kapılır. Belli bir yaştan sonra da işte “Ya babam aslında çok şey biliyormuş.” hissiyatı kuvvetlenir. Babasını kaybeder ve “Keşke babam yaşıyor olsa da ona hayat hakkında fikirler danışsam, ondan görüş alsam.” diye böyle veciz şekilde yazılmış tekerleme gibi veya şiir gibi sözler görebilirsiniz. Ben kuruyemişçi dükkânında öyle bir şey hatırlıyorum veya bir çok yerde görebilirsiniz. Bunun anlamı ne? İnsanlar ne demek istiyor bununla?


Aslında hayatın belli evrelerinde hayat görüşü ve onun üzerine kafa yoruyoruz. Ailemizden aldığımız ana görüşün dışına çıkabilecek ilk noktalardan birisi ergenlik ve orada eleştirel bir tutum takınıp belki dünyadaki diğer hayat görüşlerini ve hayatın anlamı üzerine daha derin bir inceleme yapıyoruz. Hatta ergenlikte çoğu zaman annemizden babamızdan tevaruz edecek dünya görüşü hakkında olumsuz bir kanaat geliştirme ve karşıtı bir düşünce, ideoloji geliştirme ihtimali artıyor.

Buna benzer şekilde hayatın içerisinde belli evrelerde mesela 40’lı yaşlarda çoğu kişinin erkekler için “andropoz” erkekler için “menopoz” diye ifade ettiği yaşlarda insanın hayat hakkında belki fiziksel kapasitesindeki değişme nedeniyle belki de artık sahip olduğu çocukların belli bir yaşa gelmesi, artık onların da ergen olması ve belki kendi hayat görüşlerini geliştirmeye başlamaları nedeniyle kişilerin yeniden bir hayatın anlamı üzerine fikir yürüttüklerini görüyoruz. Yaşlılık ve daha ileriki zamanlarda da önemli hastalıklardan sonra hayat hakkında tekrar derin düşüncelere dalabiliyoruz.


Ben şimdilik bu 2 ana aşamadan geçtiğimi söyleyebilirim. Bir; çocuklukta/ergenlikte hayat hakkında fikre, bakış açısına sahip oldum. Onunla belli bir yere kadar geldim. Bu görüşün tıkandığı, aksadığı yerlerin olduğunu fark ettim. Şimdi bu yaşlarımızda artık yeni travmatik olaylarla ve artık yeni yaşımızla 50 küsur yaşındayım 40 yaşından bunu yana yaşadıklarımızla tekrar hayatın anlamı hakkında yeni yorumlar yapıyoruz. Bu yeni yorumlar eskisine nazaran yani ergen bir çocuğun hayat üzerine yaptığı yorumlara nazaran daha olgun daha esnek daha karşıdakini kabule yakın ve hayatı daha az keskin bir biçimde gören bir bakış açısı oluyor.


Dinler ve ideolojiler hakkında da daha esnek ve daha liberal bakabiliyoruz. Dolayısıyla hayatın anlamı ve anlam arayışı doğrudan keskin bir biçimde bir psikiyatri konusu olmaktan daha çok insan doğasına ilişkin çeşitli yaşlarımızın ve beynimizin işleyişinin bir gereği gibi gözüküyor. Herkesin kendine göre bir hayat anlamı arayışı var ve buradan vardığı bir yer var ama dediğim gibi diyorlar ki “yaşını başını almış bir adam” hah bununla işte bir esnekliği ve karşıdakini kabule yatkınlığı ifade ediyor insanlar. Yaşından başından mı utanmıyorsun, saçının sakalının beyazından utan ve sakalımız yok ki sözümüz dinlenmiyor gibi hayatta belli bir ustalığa varmanın yani 40 yaşını aşmak burada kastediliyor.

Ericson’un 8 evreli hayatında üretkenlik evresi olarak geçer 40 yaş. Bazen de peygamberlerin peygamberlik üstlendiği yaştır. Hz. Peygamber 40 yaşında peygamber olmuştur. Yani bir olgunluğa işaret ediyor. Hayat hakkında daha olumlu bir değerlendirmeyi de bu yaşlarda yaptığımızı daha önce söylemiştim. Bir de ölüme yakın tekrar hayat ölüm vs. hakkında önemli bir evreye varıyoruz. Ericson’un evrelerinden birisi de ölümü olgunlukla kabul edebilecek bir ruh olgunluğuna ve ruh yaşına erişmek önemli veri yani akıllıca yaşlanabilmek veya derli toplu, uslu hayatı kökten ve yeniden bütün bir biçimde değerlendirebilecek olgunluğa erişebilmek insan hayatı için önemli bir evre olarak gözüküyor.

 

 

2) Bipolar bozukluğun alt tipleri neler ve nasıl seyrederler? Karma dönemleri biraz detaylandırır mısınız?

 

 

Bipolar bozukluğun 3 ana alt tipi var. Aslında alt birimler daha da çeşitlendirildiğinde 5-6’ya kadar gidebiliyor. En kaba şekliyle bipolar I yani mani ve depresyondan oluşan ataklarla giden bipolar hastalık, bipolar II hipomanik ataklar yani daha az şiddetli mani atakları ve depresyonlarla giden tip ve ayrıca bipolar tip III var. Bu da bipoların ilk 2 sınıflamasına göre daha az resmi bir sınıflama. Antidepresan ilaçların tetiklediği hipomani ya da maniye verilen isim. Bütün bu saydığım tipteki bipolar hastaların dönemleri karma da olabilir. Hastaların bir kısmı karma olarak seyreder.


Karma ne demek?


Karma hastalar esasen manik dönemin içerisinde depresif, depresif dönemin içerisinde de manik/hipomanik dönemi barındırabilen hastalardır. Depresyondayken 3 manik/hipomanik ya da manideyken de 3 depresif belirti içeren tablolardır. Hastaların önemli bir kısmı karma olarak seyreder. Karma olarak seyreden hastaların daha kötü bir seyre sahip olduğu genel bilinen bir ilkedir. Yani bipolar bozukluğun saf haliyle seyreden hastalarına nazaran karma hastaların daha kötü seyrettiği bilinir. Tedavilerinde bazı güçlükler olduğu bilinir. Yine karma bipolar bozukluk hastalarında daha fazla tiroid bozuklukları, daha fazla endokrin bozuklukları, daha fazla diğer tıbbi hastalıkların göründüğü de bilinir. Dolayısıyla bipolar bozukluğun alt tipleri bunlar, karma hecmenin daha kötü seyirli olduğunu ve daha dikkatli bir tedavi yaklaşımı gerektirdiğini bilmemizde fayda var.


Karma atakla seyretmeyen bipolar bozukluklara göre, karma atakla seyreden hastalara müdahalelerde kullandığımız ilaçlarda da farklılıklar var. Onları daha dikkatle ve özenle seçmek gerekir. Daha az sayılı ilaçla müdahale etmek gerekir. Yani daha az sayıda ilaç karma dönemde etkilidir. Her bipolar ilacı karma dönemde etkili olmayabilir.

 

 

3) Bağımlı kişilik bozukluğu nedir? Tedavisi var mıdır?

 

 

Bir çok açıdan başka bir kişiye bağımlı olarak yaşayan ve ondan kopamayan kişilerin oluşturduğu bir kategoridir. Bu kategorinin içerisinde bulunan kişilerin bağımsız karar verme, hareket etme kabiliyetleri önemli oranda kısıtlanmış vaziyetlerdedir. Yani bu grup insanlarla ilişkilerinde özellikle inisiyatif kullanmaları gereken yerlerde inisiyatif kullanamamaktadırlar. Başkasının etkisi altında davranabilirler, yer yer sosyal fobi hastaları gibi de davranabilirler.


Bağımlı kişilik bozukluğuna yakın olan bir başka kişilik bozukluğu da çekingen kişilik bozukluğudur. Tıpkı sosyal fobide olduğu gibi ona yakın, diğeri de obsesif kompulsif kişilik bozukluğudur hastalık değil ama kişilik bozukluğudur. Bunlar C kategorisi kişilikler olarak geçer. Şimdi hemen tanı ölçütlerine geliyorum.

Bu belirtilerden beşi ya da daha çoğu ile belirli erken erişkinlikte başlayan ve değişik bağlamlarda ortaya çıkan boyun eğici, yapışkan davranışlara ve ayrılma korkularına yol açan ilgilenilme gereksinimiyle giden yaygın bir örüntü. Burada önemli olan şeylerden birisi; boyun eğici ve yapışkan davranışlar yine ayrılmaktan korkmak yani bir yere bağlanarak kalmak gibi özellikler bunlardan 5 tanesi gerekiyor.


Onlar nedir?


Başkalarından çok öğüt ve güvence almadıkça gündelik kararlarını vermekte güçlük çeker. Yani bağımsız karar alamaz. Bu tabii önemli bir eksiklik. Çünkü hayatta o kadar çok olayla karşılaşıyoruz ki ve hayatın temposu o kadar çok yüksek ki her zaman yanımızda bir büyük, bir önemli, bir bilen olmayabilir. Bu durumda bağımlı kişinin karar verme süreci ciddi anlamda aksayacaktır.


Yaşamının çoğu önemli alanında kendisinin yerine başkalarının sorumluluk almasına gereksenir. Yani doğrudan topa girmez mesela “Ben burada birinci kişi değil de ikinci kişi olmak isterim.” gibi bir cümle kullanabilir tüm eğitimine, yetkinliğine vs. rağmen bir yerde ikincilik rolünü kabul eder.


Desteklerini çekecekleri ya da kabul görmeyecekleri korkusuyla başkalarıyla aynı görüşmede olmadığını söylemekte güçlük çeker. Bu çok ilginç bir şey yani maalesef kültürümüzde de çok yaygın bir özellik. Doğu kültürlerinde böyle bazen batı kültüründe veya Amerika’da biraz abartılı da olsa herkesin kendi fikrini fazlaca vurgulayarak öne sürdüğü de var. Bu da bizim kültürümüzle biraz çelişiyor fakat önemli bir şey. Kişinin kendine ait fikrini tüm ortam şartlarına rağmen açıklayabilmesi bir erişkinlik işaretidir. Bu bağımlı kişilik bozukluklarında ağır bir eleştiriye uğrayacağı korkusuyla veya kabul görmeyeceği korkusuyla fikrini ortaya koymama yaygın bir davranıştır ve tabii ki kötü bir davranıştır. Kişinin gerçek anlamda bir yetişkin olarak davranmasını zora sokan bir özelliktir.


Kendi başına bir işe girişmekte ya da bir iş yapmakta güçlük çeker. İsteğinin ya da yapacak gücünün olmadığından çok kendi yargılarına güvenmediğinden ya da yapabileceğine inanmadığından yani bir yerlerde başkasının inisiyatif almasını bekleyerek sürekli bir başkasıyla işe girişmeye kalkışır. Asla kendisi girişmez bu da bir başka bağımlı kişilik özelliği. Bu nedenle başkalarına yapışıp kalabilir.


Başkalarından bakım ve destek sağlayabilmek için hoş olmayan işleri yapmaya gönüllü olmaya dek giden ölçülerde aşırı uçlara gider. Ben böyle bir örnek hatırlıyorum. Eğitim gördüğüm yıllarda bir sunum yapacaktım ve sunum hani diyelim 1 saat kadar sonra o salonda sunum yapacaksam halâ hazırlıklar devam ediyordu. Bağımlı kişilik özellikleriyle çok dikkatimi çeken bir yakın arkadaşım ısrarla bana yardım etme çabası içerisindeydi. Evet, gerçekten başkalarına ihtiyaç halinde ardım etmemiz önemlidir. Fakat bunun da önemli bir ölçüsü var. Yani o kadar çok bu talebi dile getiriyordu ki bende biraz kızarak “Tamam o zaman şunları şöyle yap!” diyerek bazı işleri tabir uygunsa ona verdim ama hani işi yıkar gibi değil. Biraz da kızgınlıkla yani çünkü o kadar üzerime geldi ki hâlbuki kendim yapabileceğim sürenin bana yettiği bir işle meşgulüm bunu müsaade etsin de yapayım. O arkadaşımla ilgili o anı hiç unutamıyorum. Çok tipik bir bağımlı insan davranışı dolayısıyla bu maddeye uyuyor.


Bu kişiler daha aşağı düzeydeki işleri yapmaya kabul gösterir, boyun eğer. Başkalarının onu suiistimal etmesine bu anlamda müsaade edebilir. Ben o arkadaşta bu özelliği çok net olarak görmüştüm hem de mesleki eğitim aldığım yıllarda. Şimdi tabii bakınca bu tür bir kişiyle ilişkiyi daha köklü ve daha doğru bir düzenlemenin yolu olabilir. O an sıkışmışlık içerisinde kızgınlıkla bu ortaya koyduğum tepkimin de doğru olmadığını görüyorum. Fakat bağımlı bir kişinin nasıl ortamda kendini aşağı ve düşük pozisyonda göstermek açısından hiç aklımdan geçmeyen bir örnektir.


Kendisine bakamayacağına dair aşırı korkuları yüzünden tek başına kaldığında kendisini rahatsız ya da çaresiz hisseder. Bir de böyle bir şey var. Sanki hayatta her birimiz çok ciddi bakım almak zorundaymışız gibi tabii ki destek alacağız ama yalnız kalmaktan aşırı bir korkuya kapılır ve çaresizlik hisseder ve bu nedenle de sürekli birilerine yapışmaya çalışabilir. Yine ben o aynı arkadaşımızı o yıllarda hiçbir yerde tek başına yürürken görmedim mesela. Hiç kimseyle samimi ve gerçek bir arkadaşlık geliştirdiğini de görmedim ama yapıştığı insanlar vardı. Çok ilginç bir şey yani doğru kelime bu yapıştığı insanlar, orada derin bir dostluk vs.den bahsetmek mümkün değil ama çaresiz kalacağı korkusuyla insanlara yapışırdı.


Yakın bir ilişkisi sonlandığında bir bakım ve destek kaynağı olarak ivedilikle başka bir ilişki arayışına girer. Yani ilişkisiz geçecek olan o zamana tahammül edemez koştur koştur bir ilişkiyi aramak zorunda kalır.


Kendi kendine bakmak durumunda bırakılacağı korkularıyla gerçekçi olmayan bir biçimde uğraşır durur. Yani yalnız kalacağı fantezileriyle “Ben kendimi nasıl idare edeceğim? Kendimi nasıl sürdüreceğim?” şeklinde yoğun korkular da yaşayabilir.


Tedavisi var mı?


Evet, kişilik bozukluklarının önemli bir kısmının gerçekten çok derinlikli bir tedavisi maalesef yok. Kişilik bozuklukları için özellikle bilişsel davranışçı terapilerden destek alınabilir ama onların da sınırlı olabileceği yerler var. Bu kişilerin kullandıkları şemaların, kalıpların düşünce kalıplarının yanlışlığının zaman içerisinde onlara gösterilmesi tedavi sürecinde bunu fark etmeleri nisbi bir değişikliğe yol açabilir. Bunun sonuçlarıyla baş etmeleri bir miktar sağlanabilir. Fakat bu tür bir psikoterapi sürecine de girip sürdürüp değişikliğe açık olabilecek hasta sayısı da çok kısıtlıdır.


Yine bu alanda tedavi faaliyeti gösteren kişilerarası ilişkiler psikoterapisi, benim üzerinde daha yoğunlaştığım bir tedavi. Kişilik bozukluklarını tedavi etmez fakat kişilik bozuklukları nedeniyle ortaya çıkan bazı iletişim problemlerini, ilişki sorunlarını çözme konusunda yetkin bir tedavidir ama köklü bir biçimde kişiliği tümüyle değiştiremez.  


Özetle bazı ilaçlar ve psikoterapi yöntemleriyle nisbi ilerlemeler kat edilebilir ama bağımlı kişilik bozukluğunu kökten, tamamen ortadan kaldırıldığı bir psikoterapi ben şu anki bilgilerime göre tam olarak bilmiyorum.

 

 

4) Disosiyatif bozukluk veya çoğul kişilik bozukluğu genetik olarak da aktarılıyor mu? Yani anne veya babada görülen çoğul kişilik bozukluğunun çocukta görülme ihtimali yüzde kaçtır?

 

 

Disosiyatif bozukluk çocukluk çağı travmalarıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. İhmale, şiddete ya da cinsel tacize uğrama gibi sorunlar bu kişilerin zaman içerisinde çoğul kişilik geliştirmesine neden olur. Ancak bu hastalığın genetik olarak aktarıldığına dair bugüne kadar hiçbir veri ortaya konulamamıştır. Esas olarak travma bu hastalığı doğurur.


Çoğul kişilik bozukluğunun tedavisi de esas olarak psikoterapiyle yapılır. Psikiyatride çok az hastalıkta hiçbir ilaç kullanmadan tedavi neticesi alınabilirken disosiyatif bozukluk bunun altındaki çoğul kişilik bozukluğu da ilaçsız bir biçimde tedavi edilen psikiyatrik hastalıklardan birisidir. Ciddi anlamda psikoterapiden hastalar fayda görür ve bu hastalık asla ve asla genetik değildir.

 

 

5) Şu an 45 yaşındayım, 6 yaşımda ailemin tanıdığı 60-65 yaşlarında bir adam beni taciz etmişti. Elinden kaçamamıştım fakat yıllarca ben bu olayı unuttum ve hiç kimseye de anlatmadım. Son 1-2 yıldır ara ara aklıma geliyor ve son zamanlar da sıkça aklıma geliyor. Bunca sene unutup neden şimdi aklıma geliyor? Daha sonraları bu tarz bir şey yaşamadım, belki bu olay da zihnimde meydana çıksın diyeyim. Aklıma geldikçe haksızlığa uğradığımı düşünüyorum ve tiksinti hissediyorum. Neden bunca yıl sonra aklıma geldi?

 

 

Bunu tetikleyen nasıl bir olay oldu bilmiyoruz. Çevrede benzer bir olay yaşanmıştır, bir uyaran vardır hatırlatmış olabilir. Beyin travmalar karşısında çok farklı tutumlar geliştirebilir. Bir kısım olayı cereyan ettiği zamanlarda bir biçimde bilinçdışına iterek bundan uzaklaşabilir, saklayabilir, travmanın çok ağır etkileri nedeniyle ve bunları zaman içerisinde tekrar belki kabullenebileceği bir zamanda yeniden çağırabilir zihin ya da benzer bir travma çevredeki veya benzer de olması gerekmiyor bir travma çocukluktaki bu travmayı da tetikleyerek ortaya çıkarmış olabilir.


Özetle bu çocuklukta ortaya çıkan taciz olayının yeniden zihnine gelmesinin ardında yatan nedeni bu soruyu soran için özgür olarak bilmiyoruz. Eğer bir psikiyatrist olarak bu hastayla ayrıntılı bir biçimde görüşseydik ve ihtimal ki buna yol açabilen bazı şartları ortaya koyma şansımız olabilirdi. Fakat “Neden ben bu olayı yeniden hatırladım?” sorusu bu konudaki karışıklıkları ifade ediyor olmakla birlikte bu sorunun cevabı da her şeyi aydınlatacak olmayabilir. Özellikle batıda Amerika’da disosiyatif bozuklukla çocukluk çağı travmalarıyla ilgili olarak ortaya çıkan yanlış hafıza kavramı bu alandaki davalarda özellikle çok anlam ve önem taşımıştır. Çünkü çocuklukla ilgili taciz öyküleri dava konusu olabilmektedir ve büyük tazminatlara neden olabilmektedir. Kişilerin zaman aşımına uğramayan suçları nedeniyle cezaevleri vs. gibi cezalara yol açabilmektedir. Bu nedenle kritik bir konudur Amerika Hukuku açısından da fakat bununla birlikte özellikle çoğul kişilik bozukluğu hastalarında bir yanlış hafıza sorunu olduğuna ilişkin kavramlar da geliştirilmiştir.


Dolayısıyla bu konu gerçekten karmaşık, bir kişi bir şeyi hatırlıyor olabilir, doğru hatırlıyor olabilir, tümüyle yanlış bir hatırlama da olabilir. Bir kişi yıllarca hatırlamamıştır bir başka olay bu olayı tetikleyebilir ve hatırlatabilir. Bir kişi bir olayı hep hatırlamaktadır bir olaydan sonra tümüyle unutabilir ve o olay devre dışı kalabilir. Özellikle çoğul kişilik bozukluğunda alterlerden (kişiliklerden) birisi bir olayla ilgili hafıza kaydını elinde tutarken, diğer alterlerde (kişiliklerde) böyle bir bilgi olmayabilir. Dolayısıyla o kişilikle temas edilmediği müddetçe o bilgi de ortaya çıkmayacaktır. O kişiyle temas eden bir hekim ya da terapist de bir anda 20 yıl sonra 30 yıl sonra 50 yıl sonra o kişinin çocukluğuna dair bir hatırayla karşılaşma imkânına da sahip olabilir. Dolayısıyla tüm bu durumlar her bir hasta için ayrı koşullarda yeniden incelemeyi gerektirir.

 

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.