Bir Tatlı Huzur 22/08/2019

1) Psikolojik yönden sağlıklı bir toplum olma nasıl sağlanabilir? Vatandaş, siyasetçi ve kurumlara düşen görev ve sorumluluklar nelerdir?

 

 

Buna benzeyen sorular daha öncesinde de cevapladık hatırladığım kadarıyla fakat bu kez başka bir açıdan sorulmuş soru. Bir kere psikolojik olarak sağlıklı olmak ne demek?


Sağlık hali vücudumuzun ruhsal ve bedensel açıdan genel olarak tam bir sıhhat, rahatlık içerisinde olması, hastalıklardan uzakta olması halidir.


Psikolojik yönden sıhhat en azından psikiyatrik hastalıklardan uzak olma hali olarak nitelendirebilir. Bununla birlikte bu sadece mutluluk ya da huzur anlamına gelmiyor. Daha doğrusu mutluluk ve huzur psikolojik yönden sağlığın daha üst şekilleri gibi düşünüyoruz. Bazen insan hasta olduğu halde huzurlu ve mutlu olabilir. Bu kavramların birbirine karışmamasında fayda var ama gerçekten temel ilkeler yani hayata bakışla ilgili sağlıklı bir yöntem geliştirirsek çoğu zaman hayatla daha kolay baş edebildiğimizi söyleyebilirim.


Yani mesela üzerimize fazladan sorumluluklar almamak, önyargılarla bakmamak, kişilerarası ilişkilerde alınganlık göstermemek, kişiselleştirmemek, olan biten şeylerin özellikle bize karşı yapıldığını düşünmemek yani şahsileştirmeden olayı anlamaya çalışmak. Diğer yandan herhangi bir şeyi varsaymamak yani tabii ilişkileri tahmin etmek için fikir yürütürüz. Karşıdakilerin veya başkalarının bizimle ilgili ne yaptıklarını ve ne yapabilecekleri hususunda bazı varsayımlarda bulunuruz. Bu varsayımları abartılı bir biçimde yaparsak o zaman olmadık sonuçlara ulaşabiliriz. O olmadık sonuçların da bizim için maliyeti olur.


Hiç şüphesiz kurduğumuz cümleleri dikkatle kurmak. Çünkü söz bir şekilde büyüdür ve bir şekilde sana yol gösterir, bir telkin değeri vardır. Dolayısıyla kendimize olmadık hedefler tayin edecek şekilde çok yüklü cümleler kurmadan hayatımızı sürdürmek lazım. Aynı zamanda beddua edip, kahredip insanları da veya bizi ağır yük altında bırakacak, onlara beddua ya da kahrederken yaşadığımız sıkıntıları da birer iz olarak zihnimize yazacak şekilde davranmamakta fayda var.


Bir de hayatta yapabileceğimiz şeyleri söz vermemiz veya onunla ilgili sorumluluk almak lazım. Hani bir çok insan söylüyor ‘’Hayır demeyi başarabilmek nasıl olacak?” diye vs. o yüzden yapabileceğimizin en iyisini yapmak bir hayat hedefi olmalı. Yani yapabileceğimizden daha fazla sorumluluk yüklenmemek de önemli bir hayat hedefi olmalı, böyle düşünüyorum.


Burada yapabileceğimizin en iyisini yapmak çok şey yapmak anlamında değil aksine yapabileceğimiz sınırlarda sorumluluk almak, daha fazlasını asla yüklenmemek anlamında. Bu görüşleri ben, Don Miguel Ruiz’in ‘’Dört Anlaşma’’ kitabından alıyorum. Kendisi psikiyatrist değil ama bu görüşler oldukça değerli, aslında birer bilişsel davranışçı psikoterapi ilkesi gibi duruyor bunlar fakat genel psikolojik sağlığa da katkı getirecek şeyler. Bunun üzerine söyleyeceklerim var. Mesela uyku düzenine mutlaka çok dikkat etmemiz lazım. Yani insanların günde 7-9 saat arası uyuması gerekir. Uykuyu ne 7 saatin altına düşürmek ne de 9 saatin üzerine çıkarmak iyi olmaz. Psikolojik sağlığımızı bozarız ve düzenli uyumamız lazım. Yani gece saat 23:00’ü geçirmemek lazım mümkünse, çoğumuz geçiriyoruz ve bu yüzden ertesi günü kötü geçiriyoruz. Yani uykuyu çok düzenli uyumak lazım bu ruh sağlığı açısından kritik bir öneme sahip. Bir çok kişi ‘’7 saat uyku çok fazla, ömrün üçte biri uykuda geçiyor!’’ gibi uykuyu aşağılayan yaklaşımlarla, güya hayatı, üretkenliği yücelten yaklaşımlarla uykuyu hor görürler öyle değil.


Vücudumuzun sıhhatle işlemesi için çok düzenli bir uyku ritmi gerekir. Öyle ki biz sadece bazı hastalarımızın uyku ritmini düzenleyerek tedavi ediyoruz. Bugün bile gördüğüm bir hastanın tedavisine sadece müdahale olarak 1 saat uykusunu azaltması önerisinde bulundum. Diğer ilaçları vs. sabitti. Hasta çok kötü giden bir tabloya sahipken şimdi gayet iyi gidiyor ve sadece uyku değişiklikleriyle tedaviyi önemli oranda götürülebilir hale gelmiş vaziyette.


Uykunun dışında zararlı maddeleri kullanmamak lazım. Yani alkol, esrar, eroin veya başka maddeler ruh sağlığımızı ciddi anlamda bozar. Spor yapmak ruh sağlığımızı ciddi anlamda koruyabilecek bir şey ama onu da abartmamak gerekir. Günde 20 dakika yürüyüşün bile ruh sağlığını korumaya, özellikle depresyona karşı iyi bir katkı tedavi olduğu gösterildi. Dolayısıyla haftada 140 dakika günde en az 20 dakika yürüyüş önerilebilir.


Diğer yandan iyi sosyal ilişkiler yani ailemizle, çevremizle, akrabamızla kuracağımız düzgün, sıhhatli ilişkiler psikolojik yönden sağlığımıza ciddi katkı sağlıyor. Kişilerarası ilişkileri bu anlamda önemsediğimi vurgulamak istiyorum. Olmadık çatışmalardan kaçınmak, az önce söylediğim Dört Anlaşma kitabındaki ilkeler, söylediğimiz sözlere dikkat etmek, olmadık yükler yükleyecek şekilde konuşmuyor olmak, olayları kişiselleştirmeden incelemek, objektif davranabilmek ve ilişkilerde varsaymamak, aynı zamanda yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalışmak, kişilerarası ilişkilere katkıda bulunuyor. Bunlar psikolojik yönden sağlıklı bir toplum oluşturmanın bireysel bazı. Yani ferdi olarak bu önlemlere dikkat edelim.


Peki toplum birbirisiyle nasıl iyi anlaşacak veya sıhhatli gidecek?


Bir kere toplumun parçaları, içindeki unsurları çeşitli milletler, etnik özelliğe sahip sosyal grupların birbiriyle iyi geçinmesi lazım. Tıpkı psikososyal bir sağlık göstergesi olarak toplumla iyi ilişki kurma olduğu gibi belki toplumun tümüyle iyi ilişki kurmak sosyal grupları daha sağlıklı hale getirecek. Genellikle kendisini başkalarına düşmanlık üzerinden tanımlayan grupların sıhhatli bir biçimde ilişkilerini sürdürmeleri zaman içerisinde mümkün olmayabilir. Yani sürekli siyasal keskinlikler içerisinde bulunmak, sürekli kendisinin en doğru grup olduğunu düşünmek, sürekli mağdur olduğunu düşünmek, sürekli hor görüldüğünü, aşağılandığını düşünmek hangi siyasal, sosyal gruba mensupsanız da hatta gerçekler bir miktar böyle bile olsa hem kendi sağlığınızı hem toplumun sağlığını tehdit altına alan bir yaklaşım olabilir.


Toplumsal bütünleşmeye hizmet etmek lazım. Toplumun gelişebilmesi için toplumsal bütünleşmenin sağlanması lazım. Tabii bunun için en önemli şey adalet. Dolayısıyla bu soruda çok kapsamlı sorulmuş. Vatandaşlara düşen: diğer unsurları da kendi dışındaki insanları da insan olarak kabul etmek, onlara saygı duymak, değerli bir biçimde muamele etmek. Hz. İsa’nın sözünde olduğu gibi ‘’kendisine nasıl muamele edilmesini istiyorsa diğer insanlara öyle muamele etmek’’ vatandaşa düşen en önemli görev bu.

Siyasetçilere düşen en önemli görev ne?


Bütünleştirici olmak. Siyasetçilerin önemli bir kısmı sürekli kutuplaştırarak siyaset yapıyorlar. Bu da ülkede huzursuzluğa ve itişmeye neden oluyor. Yani bir Kürt kendisini Türk’lerden ayrışmış hissediyor. Bir Alevi kendisini Sünni’lerden ayrışmış hissediyor. Bir dindar kendisini toplumun genelinden ayrışmış hissediyor. Bir milliyetçi toplumun genelinden ayrışmış hissediyor. Bunlar hep çeşitli kutupsallaştırma dengeleri içerisinde siyasetin yürüttüğü bir yaklaşım ve siyasiler de yönetmeyi bunun üzerinden başarılıyorlar. Yani bölerek yönetmeye çalışıyorlar. Unsurları birbirine düşürerek yönetmeye çalışıyorlar. Bu da eski bir yönetme ilkesi tabii bu çok tehlikeli. Onlar gücü ellerinde tutarlarken bu şekilde unsurları birbirine kırdırarak toplumun sağlığı da ruh sağlığı da ciddi anlamda tehlikeye düşüyor. Dolayısıyla siyasetçiye düşen de bütünleştirici olmak. Güçlü bir toplum güçlü bir siyasetçinin devlet var olmasına vesile olur. Bölüp, parçaladıktan sonra temin edeceğiniz siyasetin, kuvvetin size çok bir faydası olmayacaktır.


Kurumlara düşen görev ne?


Kurumların tabii adaletle idare edilmesi gerek. Yani toplumu ayakta tutacak olan en büyük değer adalet duygusu. Bir toplum idaresinde bir tutarlılık varsa taraflar uzlaşabilir, yürüyebilir. Eğer o tutarlılık yoksa sürekli herkes haksızlığa uğradığını düşünecektir. Yani haksızlığı bizzat yapanlar bile bir süre sonra bu dengede haksızlığa uğrar durumuna gelebilirler. Oysa adalet ilkeleri yeterince gelişmiş bir toplum aynı zamanda herkesin hukukunu da, haklarını da güvence altına alan bir toplumdur. O nedenle bizler sağcı, solcu, dindar, ateist vs. çeşitli gruplaşmalardan evvel önce adalete inanan insanlar topluluğu olarak yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor. Bunu yaparsak ancak kişiler haklarımızı da uzun vadede güvence altında tutabiliriz. Bu nedenle kurumlara düşen görev: unsurlar arasında ayrıştırma yapmadan toplumu ayakta tutacak adalet ilkesi üzerinde durmaktır. Yani o Cuma hutbelerinde söylenen ünlü ayet mealini birebir hatırlamıyorum ama “Allah’ın adaleti ne kadar övdüğünü ve insanlar arasında yöneticilere adaletle hükmetmenin önemini hatırlattığı” ayetler. Dolayısıyla bir toplum adaletle yönetilirse ancak huzur bulacaktır. Kurumlara düşen görev de bu adalet ilkesi çerçevesinde insanlara muamele etmektir.


Dolayısıyla bireysel ruh sağlığımızı nasıl koruyacağımız, vatandaş olarak neler yapacağımız, siyasetçi ve kurumlara da düşen görevlerin neler olduğunu özetlemiş olduk. Belki uzun bir cevaptı fakat önemli bir soruydu çok teşekkür ediyorum.

 

 

2) 4 yıl önce göğsümde koltuk altına doğru çarpıntı, sıkışma, batma başladı. Bir iki defa acile gittim ‘’Kalp krizi geçiriyorum!’’ diye o derece çarpıntılar sıkışmalar oldu. Kardiyolojide ekg vs. çekildi efor testi, ciğer filmleri ‘’pnömotoraks’’ diye şüphelendim öyle bir şey çıkmadı. Aniden saplanan şiddetli baş ağrıları vardı, nörolojiye gittim bir şey çıkmadı. En son 2-3 gecedir uykuya dalmak için uzandığımda konsantrasyonumu kafamdaki düşüncelere verdiğimde vücudum nefes almayı bırakıyor, unutuyor aslında öyle söyleyeyim. Otomatiğe bağlamıyor, boğulacak gibi olup ben kontrollü bir şekilde nefes almaya başlıyorum, nefes alış verişimi takip ediyorum. Arada 1-2 atak geçiriyorum o kadar su içmeme rağmen ağzım burnum kup kuru oluyor nefes alış verişim zorlaşıyor. Bugüne kadar antidepresan vs. kullanmadım. Sadece 8 yıl önce ''Zona'' olmuştum o zaman cilt doktoru küçük bir hap yazdı. Karanlık kapalı ortam vs. gibi korkularım yok. Psikiyatrist 50 mg sertralin, risperidon 1mg, medazepam 10 mg tablet verdi ama arkadaşlarımdan yan etkilerinin olduğunu duyunca almadım.

 

 

Buradaki bakış açısına dikkat! Yani ‘’pnömotoraks’’ diye şüphelenen doktorlar değil. Bizzat bu belirtileri yaşayan kişi pnömotoraks olduğu kanaatine varıyor. Kaygı hastalarında sık görülen sağlık konularına aşırı odaklanma hali. Cümlelerdeki sıfatlara bakın! Baş ağrısını 4 tane sıfatla tanımlıyor. Burada da vurguyu, kaygının getirdiği abartıyı görebiliyoruz. Yani 4 tane vurgu yaptığı baş ağrısından da nöroloji bir şey bulamamış belli ki burada o belirtiyi tetikleyen bir kaygı hali var. Doğrudur başı ağrıyordur ama onun algılanması, yaşantılanması çok daha farklı şekilde gerçekleşiyor.


Bir de ‘’ben düşüncelere dalarsam nefes almam bozulacak’’ diye düşünüyor. Ne kadar ıstıraplı bir düşünce kavrayabiliyor musunuz? Kendi nefes alış verişini takip etmezse nefes alamayacağını düşünüyor. İnsandaki kontrol etme arzusunun sınırlarını görüyor musunuz? Yani vücudun otonomik olarak çalışan sinir sistemini buna ‘’otonomik sinir sistemi’’ diyoruz. Nefes alıp vermeyi, yediklerimizi öğütmeyi vs. yapan sistem kendi başına çalışıyor. Bir miktar gıdayı aldıktan sonra onu vücudumuzda nasıl işlendiğini düşünüyor muyuz hiç? Böyle bir şey yok kendi kendine işleniyor sistem otonomik çünkü. Bir de bunun ayrıntılarını düşünsek, ‘’Mideme gitti, şimdi bir dakika safra kesesinden de biraz safra salgılayım. Hımmm pankreastan da proteolitik enzimleri salgılayayım, sonra dur bakayım mideyi azıcık çalkalayalım.’’ falan desek bu sindirim faaliyetinin ne kadar zor olabileceğini düşünebiliyor musunuz? İşte bu da öyle yani nefes almayı biz kontrol edemeyiz, etmeye gerek yok. Kafayı vurup yatacağız doğrusu bu. Hayatı böyle kontrol edebileceğini zannetmek çok tehlikeli bir şey kendi başına ağır bir kaygı demek zaten. Tabii bu kaygı hali içerisinde belirttiği gibi ağzı da ayrıca kuruyordur.


Yani kişi bir doktora da gidiyor. Bu kadar uzun uzun, ayrıntıyla, kaygıyla anlattığı belirtilere uzmanın müdahalesiyle önerilen ilaçları almıyor. Kaygı hastalarında sık gördüğümüz bir tablo. Yani bu kadar şey yaşadın, zorlandın bak uzman sana şu ilaçları da verdi. Niye kullanmıyorsun?


İşte yine o yüksek kaygı nedeniyle ilaçları da kullanmıyor. Dolayısıyla da belirtiler ilaçları da kullanmadığı için düzelecek değil tabii ki ilaçları kullanması lazım.


Benim gözüm görmüyor. Mesela şu an kameraya bakmak için oradaki yüzümün, gözümün şeklini net görmek için bu gözlüğe ihtiyacım var, taktım ve görüyorum. Daha önce göremiyordum. Şimdi artık gözümü, sakalımı, saçımı daha net gözleyebiliyorum. Şimdi bu gözlüğü takmadan silik bir biçimde siluet halinde karışık bir şekilde orayı görürken bunu taktığımda net olarak görmeye başlıyorsam psikiyatrik ilaçlarının kullanımı da bu kadar bir netlik sağlıyor hayatla ilgili. Bu örneği daha önce yine verdim. Yani göz gibi nadide bir organın önüne cam gibi bir tehlikeli maddeyi koyuyoruz ve görüyoruz. İlaçlar böyle cam kadar tehlikeli değil ki niye onları almaktan korkuyorsunuz?


Lütfen psikiyatriste gittiğinizde size önerilen ilaçları düzgünce kullanınız ki iyileşiniz. Gözlüğü takınca net görüntü görmek gibi psikiyatrik ilaçları da kullanınca net bir zihne sahip olmak mümkün olacaktır. Kaygı hastaları özellikle bu hatayı çok yaparlar. Her şeyden kaygılandıkları gibi ilaçlardan da kaygılanır. Bu sayede iyice tedavi olamaz hale düşerler. Oysa ilaçlarını kullansalar kaygıları düşecek.

 

 

3) Ülkedeki malum olaylardan nasibini almış şu anda ülkesinden kilometrelerce uzakta yaşayan biriyim. Yaşadıklarımı atlatmaya çalışıyorum ama zaman zaman öfke patlamaları yaşıyorum. Kendimi anlatmak durumunda kaldığım ve çaresiz hissettiğimde kendimi parçalarcasına anlattığımı görüyorum. Karşımdaki insanla sağlıklı bir diyalog kuramıyorum. Sizce bu tarz durumlarda ne yapmalıyım?

 

 

Psikiyatride bu tür sorunlarla çok sık karşılaşıyoruz. Yani bir şey bir şey oluyor sonra bize durumu soruyor hasta ya da danışan biz bir şey söyleyince de geçeceğini sanıyor.


Böyle bir şey var mı?


Aynı örnek üzerinden gideyim. Göz doktoruna gidiyorsunuz sizde 2 derece hipermetrop, miyop var. İşte yaşlılıktan kaynaklanan görme sorunları var. Doktor size gözlük önermek yerine ‘’Canım şöyle kısarak baksan konu hallolur.’’ diyor mu? Ya da ‘’Bakma gözümü kapat. Açtığında çok iyi görürsün.’’ filan diyor mu? Böyle bir tavsiyeyle karşılaştınız mı hiç?


Yoooo doktor dikkatle muayene ediyor hatta ölçüyor gözünüzü ve ‘’Ya senin gözün ıraksak ya da yakınsak hatalar taşıyor. O nedenle şu numara gözlüğü alacaksın ve takacaksın.’’ diyor. Alıyoruz ve bakıyoruz aaaa görüntü net. İşte psikiyatrik tedavilerde aynen böyle. Bu gözlüğü takar gibi takıyoruz ve görüntü zaman içerisinde netleşiyor. Dolayısıyla öyle ‘’Gözünü kısarak bak, yandan bak, azıcık uzağa/yakına bak. Gözünü kapa düzelir.’’ gibi tavsiyesi yok psikiyatrinin nasıl ki göz doktorlarının böyle bir tavsiyesi yok psikiyatristlerin de yok.

En baştaki tavsiyelerim genel tavsiyelerdi onun farkındayım. Onlar biraz gözünü kıs anlamına geliyordu. Genel ilke olarak hayatta huzurlu olmanın, psikolojik sağlığa kavuşmanın genel prensiplerini söyledim ama ortada açıkça bir psikiyatrik hastalık varsa mesela burada kişi öfke kontrolüyle ilgili ciddi sorun yaşadığını söylüyor. Bu kişi bir doktora gitse çok yüksek olasılıkla uykuyla ilgili tavsiyeler olacak belki bir ilaç kullanacak, düzenli psikiyatrik görüşmeler yapması gerekecek. Sonrasında da bu belirtilerin önemli bir kısmı iyileşecek.


Dolayısıyla böyle bir kişiye bizim buradan sadece ‘’Şunları şunları yap düzelirsin.’’ diyebileceğimiz bir tavsiye yok ama uyku düzeninin tüm bu olaylarda, genel ruh sağlığında ne kadar önemli olduğunu söylemiş olayım. Tekrar söyleyeyim bu soruyu soran arkadaşıma ‘’Uykunu düzenli uyu öfken geçer.’’ şeklinde bir tavsiyemiz olmuyor ama uykunun da önemini vurgulamış oluyoruz.


Ona tavsiyemiz: mutlaka bulunduğu ülkede bir psikiyatristle görüşsün. Dil sorunlarını aşarak kendisine şikâyetlerini aktarsın ve psikiyatristin uygun gördüğü tedavilerde neyse onları da uygulasın. Eğer bulunduğu ülkede psikiyatristlerle görüşme şansı bulamıyorsa online tedavi hizmetleri ile dünyadaki kendi dilinden konuşan başka psikiyatristlerle görüşüp online bir hizmet alabilir.

 

 

4) Bipolarların manik devresini hafif atlatma ve etrafındaki kişilerin bunu fark etmemesi gibi bir olasılık var mı?

 

 

Bipoların manik devresini hafif atlatmak gibi bir şey yok hafif olanına zaten ‘’hipomani’’ diyoruz. Yani şiddetçe ve belirti sayısınca daha düşük olanlara. Nedir ‘’bu daha düşük olan’’ dediğim şeyler? Maninin belirtileri. Bakın şimdi isterseniz resmi kitabımız olan DSM-5’ten de okuyayım. Siz de neye mani diyoruz anlayın. Neye hipomani diyoruz onu da anlayın.


Bakın manide ne oluyor?


Kabarmış, taşkın ya da çabuk kızan, olağandışı sürekli duygu durumun amaca yönelik etkinlikte ve içsel güçte olağandışı ve sürekli bir artışın olduğu ayrı bir dönemin en az 1 hafta ya da hastaneye yatırılmayı gerektirmişse herhangi bir süreyle neredeyse günün büyük bir bölümünde bulunması. Yani bir coşkunluk, taşkınlık hali. Türk halkı bu kelimeyle ifade ediyor doğru. Yani bu durum neşeyle olabileceği gibi öfkeyle de olabiliyor.


Sayacağım belirtilerden üçü veya dördü eğer taşkınlıksa, öfke şeklindeyse 4 tane gerekiyor, eğer coşkunluk, neşe halindeyse 3 tanesi yeterli.


Ne onlar?


Benlik saygısında abartılı bir artış ya da büyüklük düşünceleri. Yani hastalarımızın bir kısmı Mehdi olduğunu, önemli bir kişi olduğunu, çok önemli işler yapabileceğini düşünür.


Uyku gereksiniminde azalma. Yani kişi “3-4 saat uykunun yeterli olduğunu” söylüyor.


Her zamankinden daha fazla konuşma ya da konuşmaya tutma. Manideyken insanlar aşırı enerjik ve konuşmaya yatkın olurlar.


Düşünce uçuşması ya da düşüncelerin sanki birbiriyle yarışıyor gibi birbirinin ardına geldiğine ilişkin öznel yaşantı. Yani sadece dışarıdan değil hasta kendi de düşüncelerin hızlıca aktığını hissedebilir.


Dikkat dağınıklığı olabilir. Kişinin dikkati önemsiz ya da ilgisiz bir dış uyarana kolaylıkla dağılır. Bunu hasta bildirir ya da öyle olduğu gözlenir. Yani bir konudan bir konuya hızlıca seker.


Mesela biz burada program çekiyoruz. Ben kameraya bakıyorum ve bir şeyler anlatıyorum. Bu sırada yardımcım varsayalım, diyelim ki başını kaşıyor hemen oraya onun saçına odaklanma hali. Dikkatte bir dağılma halidir. Hipomani ve manide bu tür dikkat dağılması gözükür yani esas hedeften sapma.


Amaca yönelik etkinlikte artma. Yani toplumsal olarak iş yerinde ya da okulda ya da cinsel bağlamda ya da psikodevinsel kışkırma, “ajitasyon” diyoruz bir amaca yönelik olmayan etkinlikte artış, yerinde duramayıp habire bir şeyler yapma hali. Artmış bir enerji ve etkinlik, buna “psikomotor aktivitede artış” diyoruz.


Son belirti: kötü sonuçlar doğurabilecek etkinliklere aşırı katılma. Yani aşırı para harcama, düşüncesizce cinsel girişimlerde bulunma ya da gereksiz iş yatırımları yapma. Gördüğünüz gibi buradaki belirtilerin çoğu çok dikkat çekici şeyler. Yani bunlar olunca hiçbir şey olmuyormuş gibi hissetmez insanlar bir tuhaflık olduğunu sezerler. Dolayısıyla bunların fark edilmeden geçtiği dönemler olma olasılığı çok düşük. Fakat “hipomani” dediğimiz bu belirtilerin daha az şiddetli geçtiği ve sürenin daha kısa olduğu 7 gün süre değil de 4 gün süre ve hastaneye yatışın gerektirmediği şiddetteyse o zaman “hipomani” diyoruz buna. Bu dönem daha hafif olabilir.


Hipomanide insanlar daha neşeli, coşkulu, üretken ‘’Aaaa çok hoş şeyler söylüyor.’’ gibi düşünebilirsiniz. “Şakacı, nüktedan, oturuyor yemekte şarkı söylüyor, toplum içerisinde eğlenceli fıkralar anlatıyor.” diye düşünebilirsiniz. Önemli olan bu kişinin gündelik hayattan kendi sabitesinden ne kadar saptığı.  Yani o kişi çok içine kapanık vs. ise bu yaşadığı şeyi çok çabuk anlarız ama değil zaten kronik hipomani, ‘’kronik hipertimi” dediğimiz aşırı neşeli, çalışkan, coşkulu biriyse doğrusu bu kronik hipomaniyi ya da kronik hipertimiyi hep yüksekteki ruh halini anlamamız mümkün değil.


Soruya dönersek eğer dört dörtlük bipolar hastaysa, yakınları yakından takip ediyorsa hastayı pek atlamazlar ama hastalığa yeterince hâkim değillerse, bu kişi yalnız başına vs. yaşıyorsa etrafındakiler geçirilen bu hipomanik dönemi fark edemeyebilirler.


Zaman içerisinde hasta yeterince tıbbi yardım alırsa kendisi de olan bitenin bir hipomani, hafif bir mani atağı olduğunu fark eder ve tedavileri düzgün almaya başlayabilir. Mesela dün öyle bir hastamız vardı. Yaklaşık 3 yıldır takip ediyoruz. Kendisi de Amerika’ya gitti geldi. Giderken de sormuştu. Özellikle batıya doğru seyahatlerde hipomani ya da maniye girme riski artar. Günün kısalması ve uçakta uykunun bozulması nedeniyle. Nitekim Amerika’ya gittiğinde manik atak geçirdi ve biz buradan online psikiyatrik tedaviyle müdahale ettik, ilaçlarını düzelttik ve hasta toparlandı. Dönüşte de buraya gelmiş ve konuştuğumuzda da kendisi dahi geçirdiği atağın mani olduğunun farkındaydı. Etraf zaten farkında ve müdahale edildi. Beraberce bu atak geçirildi şimdi ilaçları yeniden gözden geçirdik ama bu kadar bilinçli olmayan bir çevrede yaşayan bir hasta için hafif geçen hipomanik atakların fark edilmeme riski elbette var.

 

 

5) Babam kronik şizofreniydi bu benim polis olmama engel midir?

 

 

Hayır, babanızın hastalığı tek başına sizin polis olmanıza engel değildir. Devletin bilmediğimiz ayrı bir istihbari çalışması yoksa ve bunu özel bir bilgi olarak kenarda tutup aleyhte kullanmıyorsa ki öyle olduğunu hiç zannetmiyorum babanızın hastalığı sizin polis olmanıza doğrudan mani değildir.


Sizin muayenenizde dikkat çeken bir psikiyatrik belirti varsa o zaman anlam taşıyabilir. Dolayısıyla babanızın hastalığı tek başına sizin polis ya da başka bir memuriyete geçmenize mani değildir. Ta ki sizde benzer bir hastalığı gösterinceye dek. Hiçbir yasal düzenlemeden babasının/annesinin hastalığından dolayı kimse memuriyetten men edilmiyor ama kendi hastalıklarımız bir ölçüde bunlara mani teşkil edebilir. Mesela şizofreni hastasının polis olması beklenemez. Eğer hasta siz olsaydınız büyük bir ihtimalle bu görevi yapmaya ehil bulunmayacaktınız.

 

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.