Bir Tatlı Huzur 15/08/2019

1) Obsesif kompulsif bozukluk hastasıyım. Terapi ve ilaç tedavisi görüyorum tamamen sıfırlanır mı veya her insanda bulunan düzeye iner mi?

 

 

Öncelikle obsesif kompulsif bozukluk bir hastalık. Her insanda bulunan bir düzeyde obsesif kompulsif belirti yok ama sevgili izleyicimizin sorduğu soruşu açıdan anlamlı: hepimiz bazı şeyleri kontrol etme eğilimindeyizdir. Yani kapıyı kilitledik mi kilitlemedik mi? Tuvalette temizliği yeterince yaptık mı yapmadık mı? Ellerimizi yeterince yıkadık mı yıkamadık mı? Kıyafetlerimiz yeterince temiz mi? Yediğimiz içtiğimiz şeyler yeterince temiz mi? Dine inanan arkadaşlar açısından yaptıkları ibadetler yeterli mi?


Bu şekilde titizlenmeler her insan için bir düzeyde olabilir. Bunlar hayatın işlevselliğini de sağlar yani hayatın düzgün akışını da sağlar. Fakat obsesif kompulsif hastalarda takıntı hastalarında eski dilde ‘’vesvese’’ deniliyordu. Bu konulardaki takılmalar normalden çok ötesindedir. Yani kişi banyoya girer ve temiz oluncaya kadar çıkamaz. Mesela 2 saat orada kalır veya tuvalete girer tüm idrarını yaptığından emin olmadıkça bir türlü çıkamaz ve saatlerce tuvalette kalması gerekebilir.


Mesela bir kişi ibadet yapmaktadır Allah’ın kabul edeceğinden emin oluncaya kadar işte bilmem kaç kere zikir çekmek vs. gibi şeyleri kendisine şart olarak koşabilir gerçekte dinde böyle bir şey olmadığı halde böyle ekstra sınırlar tanımlayabilir.


Bunun bazen saçma olduğunu bilerek dahi bunu yapar. İşte bir kapıya 3 defa vurmadan rahatlayamaz. Bunun gündelik hayatta çok karşılığı olan bir şekli var. Bazılarımız kötü bir haber vs. duyduğunda ‘’Aman Allah kapılardan saklasın! Evimizden saklasın!’’ diyerek kulaklarını çekerler ve ağızlarıyla bir ses çıkarırlar, tahtaya vururlar. Bunların hepsi tuhaf kompulsif davranışlardır. Eğer artmış şekilleri varsa bunlar da hastalık sayılabilir. Tabii obsesif kompulsif bozukluk böyle hayatın içerisinde görüldüğü sıradan, her tarafı sarmamış şekliyle çok masum gözükebilir ama çok ağır psikiyatrik hastalıklardan biridir. İnsanın hayatını dar eder. Normalde 1 saatten fazla bu tür uğraşlar hayatını rahatsız ediyorsa o zaman ciddi bir rahatsızlığınız vardır ve tedavi olmanız gerekmektedir. O zaman bu duruma obsesif kompulsif bozukluk denir.


Psikoterapi ve ilaç tedavisiyle tedavi edilir gerçekten tam da izleyicimizin sorduğu gibi. Her ikisinin de faydası vardır. Çok az hastada sadece terapiyle fayda görebilir. Hastaların çok önemli bir kısmı hem ilaç hem de psikoterapiye ihtiyaç görürler. Hastalığın belirtilerinin tamamen ortadan kalkmasını sağlamak ideal bir hedef. Fakat obsesif kompulsif bozukluk psikiyatrik rahatsızlıkların belki de en ağırıdır. Bazı açılardan şizofreniden bile ağır sayılabilecek bir hastalıktır. Bunun nedeni sadece hastalığın ağır, şiddetli olması, insan hayatını zora sokması değil aynı zamanda hastalığın tedaviyi de zora sokmasıdır. Yani hastalar kuşkuları ve emin olamama nedenleriyle tedaviyi de düzgün sürdürememe gibi kararsızlık gibi bir duruma düşerler. Dolayısıyla bir çok tedavileri ortada kalır. En temel sorunlardan birisi budur. Tedavilerine hem ilaç hem psikoterapiyle sebat eden hastaların çok önemli bir bölümü tedavide ciddi başarılara ulaşırlar.


Tedavide neler yapıyoruz?


Birincisi bu psikoterapi kısmı önemli. Kişilerin kaçındığı, uzaklaşmak istediği, tekrar etmekten tedirgin olduğu davranışlar her neyse bunların üzerine gidiyoruz. Mesela aşırı temizlik obsesyonları olan kişilerin gereksiz takıntılarla fazladan temizlik yapmalarının önüne geçecek şekilde onları kirlilikle karşı karşıya maruz bırakıyoruz. Bir süre sonra herkesin maruz kaldığı kadar kirlilik onları rahatsız etmiyor ve alışıyorlar.


Diğer taraftan mesela dışarıda tuvalete gidememek belki çoğumuz için çok normal bir davranış sayacağımız bir şey. Fakat bu nedenle sıkışıp sokakta veya bir seyahat sırasında bir türlü tuvalet ihtiyacını gideremeyen çok sayıda insan var. Ben de bunlardan birisiydim mesela obsesif kompulsif bozukluk hastası değilim ama zihnimde bir takıntı alanıydı. Nihayet uluslararası bir uçuş sırasında İstanbul Havalimanı’nda genel tuvalete giderek bu korkumu yendim. Bundan sonrası için herkese söyleyebilirim. Gittiğiniz genel tuvalet ne kadar kirli ne kadar pis olabilir ki? Nihayetinde orada sabun, peçete gibi temizleyiciler bulunuyor. Oturduğumuz tuvaleti gerektiğinde oradaki kâğıt havlular, deterjanlar vs.ler ile çok çok hafifçe veya ağırca nasıl isterseniz temizleyip geçip oturabilirsiniz oralarda tuvalete girmemek yerine. Dolayısıyla bunlarla yüzleşmek lazım. Şu an hiçbir tuvalete böylesine bir titizlikle yaklaşmadan genel tuvaletlere rahatlıkla girebildiğimi söyleyeyim.


Tabii Türkiye’de zaman içerisinde tuvaletlerinde standardı yükseldi. Şimdi özellikle özel hastanelerde hatta bazı devlet kurumlarında bile tuvaletlerin oldukça temiz olduklarını görüyorum. Dolayısıyla bunların üzerine gitmek de eskisine nazaran çok daha iyi.


Yine şehirlerarası alanlarda, benzin istasyonlarındaki tuvaletlerin standardı çok yükseldi. Bunlar özellikle titizlenen insan için bir avantaj haline geldi.  


Soruya tekrar dönersek doğru bir ilaç tedavisi ve sebat edilen psikoterapi belirtileri önemli oranda azaltacaktır. Sıfırlanmak tabiri çok iddialı ama onun yerine hayatımızı rahatlatacak düzeye gelecektir. Söz gelimi kendi yaşadığımı anlattım artık ben tuvaletlerle ilgili hiçbir sıkıntı yaşamıyorum. Dolayısıyla her insanda bulunan düzeye iner mi sorusunun da cevabını vermiş olayım. Evet, her insanda bulunan düzeye hatta her insanda bulunan düzeyden daha da rahat hale geldiğimi söyleyebilirim.


Obsesif kompulsif bozuklukta üzerine gitme tedavileri çok önemli. Bunları hastayla düzgün bir biçimde iletişim kuran hekimler veya psikoterapistler rahatlıkla ilerletebilirler. Dolayısıyla lütfen obsesif kompulsif bozukluk hastalarına sesleniyorum. Bu saçma belirtilerle tüm ömrünüzü geçirmek zorunda kalmayın. Psikiyatristlere ulaşın ve gerektiğinde hem ilaç hem de psikoterapi alarak bunlarla baş edin. Geçmiş olsun diyorum tüm obsesif kompulsif bozukluk hastalarına ve yakınlarına diyorum. Çünkü yakınları da onların rahatsızlıklarından ciddi sonuçlara maruz kalmak zorunda kalıyorlar.

 

 

2) İnsan psikolojik hasta olduğunu nasıl anlar, doktora başvurma eşiği nedir? Günlük hayatta hangi belirtiler psikiyatriste gitme gerekçesidir?

 

 

Çok güzel bir soru. Yani insanın psikiyatrik bir rahatsızlığı olduğunu nasıl anlayabileceğini sormuş. Bir kere sosyal ve mesleki işlevlerimizi zora sokan her tür belirti kümesi. Ne demek bu? Yani evimizde eşimizle, çocuğumuzla ilişkilerimizi, okulda ders başarımızı, iş yerinde arkadaşlarımızla ilişkimizi ve iş başarımızı ciddi anlamda etkileyen her tür psikiyatrik belirti doktora başvurma eşiğini oluşturur.


Peki, ne tür sık belirtiler görüyoruz?


Bir kere psikiyatrik hastalıklarda en önemli sinyaller uykuyla ilgili olanlardır. Tıpkı enfeksiyon hastalıklarında yükselen ateşin çok önemli bir sinyal olması gibi psikiyatrik hastalıklarda da uykunun bozulması çok önemlidir. Bir çok psikiyatrik hasta uykuya dalma güçlüğü çeker veya uyku vakti kaymıştır. Bazı hastalar ancak sabah saatlerine kadar ayık kalıp uyanık kalıp daha sonra ancak neredeyse sızarak uyumaktadırlar ve öğle saatlerine kadar sarkabilir. Çoğu zaten uyuyamaz ve ertesi günü çok yorgun, kötü geçirir. Dolayısıyla uyku bozukluğu çok önemli bir psikiyatrik belirtidir ve mutlaka düzeltilmesi gerekir. Uykunuz bozulduysa bunu düzeltmenin hemen yolunu bulmanız lazım. Eğer birkaç gün içerisinde tekrar düzelmiyorsa mutlaka hekimle görüşmek gerekir.


Depresyon orta/ağır şiddette özellikle hayatı çok zora sokabilir. Hafif şiddette geçenleri de kendi haline bırakmamaları gerekir. Çünkü ileride daha ağır düzeyde belirtilere evrilme olasılığı vardır veya kronikleşebilir.


Depresyon deyince neyi anlıyoruz?


İnsanın hayattan zevk almasında azalma ve kendisini enerjisiz, bitkin, yorgun hissetme, gelecekle ilgili olumsuz düşüncelere kapılma, kendini küçük görme, kaygılı olma, iştahta bozulma, uykuda bozulma bu her ikisi artabilir de azalabilir de ölüm düşüncesinin insana artık sevimli gözükmesi, intihara yönelik bir meyil gibi bir dizi belirtiler. Bu belirtilerden 5 kadarı bir araya geldiğinde ve 2 haftadan daha uzun sürdüğünde o zaman depresyondasınız demektir.


Depresyon en sık görülen psikiyatrik hastalıklardan biridir. Yani 5 kişiden biri hayatında en az 1 kez depresyona girecektir. Dolayısıyla bu belirtilere karşı kendimizi çok uyanık tutmamız lazım. Depresyon hastasının da mutlaka psikiyatriste gitmesi gerekir.


Bunun dışında obsesif kompulsif bozukluk belirtilerinden de bahsettik. Yani hayatı çok zora sokabilecek işte tekrarlayıcı davranışlar, temizlikle, dinle ilgili aşırı hassasiyetler bu nedenle kararsızlık ve işleri sıraya koyamama, gün boyu süren kaygı.

 

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğundan birkaç belirti söylemek gerekebilir. İleri derecede sabırsız, dikkatin dağınık olması yahut başka insanların söyledikleri sözlerin arasına hızlıca dalabilme, öfke kontrolünde bozukluk gibi belirtiler de hayatı ciddi anlamda zora sokar.


Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu çocuk ya da erişkin her yaşta bir psikiyatriste başvurmayı gerekli kılabilecek hastalıklardan birisidir. O da çocuklukta %7 erişkinlikte %4 gibi gözükür.


Bir çok psikiyatrik hastalık bu anlamda doğrudan psikiyatriste başvurmayı doğrudan gerektirir ama ben öncelikli olanları söylüyorum: psikozlar, akıl hastalıkları. Yani kişinin çok tuhaf davranışlar sergilemesi, ciddi bir şüpheciliğe sahip olması, tuhaf işitsel varsanılar. Yani konuşan sesler duyması, insanlardan şüphe duyması, birilerinin ona zarar vereceğini düşünmesi yahut çok tuhaf bir biçimde kendisinin özel yeteneklerinin olduğunu düşünmesi, mehdi, peygamber, Atatürk olduğunu düşünme gibi belirtiler de hiç kuşkusuz kişinin bir an önce psikiyatriste başvurması gerektiğini gösteren önemli kanıtlardır. Bunları dikkate almak gerekir. İşin ilginç yanı bu saydığım çok ağır belirtilerle seyreden hastalıkların önemli bir kısmı tedaviyle ciddi anlamda düzelebilir. Gözüktüğü kadar zor olmayabilir.


Bu noktada toplumun, kişilerin önemli bir kısmı psikiyatriste giderek etiketlenmekten korkar. Oysa hastalığın yol açabileceği kayıplar bu etiketlenmeden çok daha ağır olacaktır. Bir psikiyatriste gittiğinizde herkese söylemek zorunda zaten değilsiniz. Tedaviler uygulandıktan sonra iyileşip, hayatınıza düzgün bir biçimde devam etme imkânınız olabilir.

 

 

3) Kızım geceleyin uyurken bazen dişlerini gıcırdatıyor. Buna neden olan bir psikolojik bir etken olabilir mi? Yoksa normal bir durum mudur?

 

 

Çok güzel bir soru ben bu soruyla ilgili yeni bir PubMed taraması yaptım ‘’Dünyadaki yayınlar ne durumda?’’ diye. İtalya ve Brezilya’dan bir grup diş hekimlerinin yaptığı bir çalışmanın başlığının Türkçe’ye çevrilmiş hali şu: ‘’Okul çocukları arasında ailelerin işlevselliği, işleyişi, anne ve çocukların stresi olası bir diş gıcırdatma davranışını arttırıyor mu?’’ diye bakmışlar. Çok ilginç şeyler bulmuşlar. Hemen hepimiz diş gıcırdatmasının biraz stres, kaygıyla etkisi olacağını biliriz, tahmin ederiz. Ben de daha önceki yayınlarda buna ilişkin veriler hatırlıyorum. Şimdi bu çalışmadan veriler aktarayım. İki grup çocuk almışlar. 320 çocuğu 160-160 bölmüşler. Stresi yüksek olan grupla stresi düşük olan grubu karşılaştırmışlar. Bakın neler bulmuşlar?


Stresli çocuklarda %67.3 oranında olası diş gıcırdatma tespit edilmiş. Yine bu stresli çocuklarda diş gıcırdatma kat sayısı diğer gruba göre 2,22’ymiş. Yani 2 kattan daha fazla bu stresli, kaygılı olan çocuklarda daha fazla gözleniyormuş.


Yine tırnak yeme davranışı olanlarda 2,22 diş gıcırdatma oranı gözlenmiş.


Yine nesneleri ısırmayla çocukların diş gıcırdatması arasında bir ilişki bulunmuş. Bu da bir kaygı davranışıdır ve çoğumuz yaparız küçüklükten itibaren kalemleri ağzımıza alıp ısırmak gibi. Bu tür yani tırnak yeme, nesneleri ağıza alıp ısırma ve kaygılı olma gibi davranışların birkaç kat mesela nesneleri ısırmanın 1,77 kat daha fazla etkiliymiş.


Dolayısıyla çalışmanın verdiği sonuç çok net: çocukluktaki stres ve tırnak yeme, nesneleri ağıza alıp ısırma davranışı okul çocuklarında olası diş gıcırdatmayla ilişkili bulunmuş.


Diğer yandan çalışmanın sonucunu şöyle bağlamışlar: çocuklardaki kaygı ve gerilim, tırnak yeme, ağızla bir şey ısırmak gibi zararlı alışkanlıklar stresin ve olası bir biçimde diş gıcırdatmasının öncüsü olabilir. Buna karşı dikkatli olmalıyız!


Ayrıca aynı zamandaki uykudaki diş gıcırdatmanın önüne geçmek için disiplinler arası yaklaşıma ihtiyaçlar olduğunu belirtiyor. Yani diş hekimlerinin yaptığı çalışma açık bir biçimde çocuk psikiyatristine veya psikiyatriye ihtiyacı işaretlemiş oluyor.


Ben bugün özellikle diş hekimleri açısından bakmak istedim bu olaya. Çünkü diş gıcırdatma sanki diş hekimlerinin bir problemi gibi ele alınıyor. Oysa arkasında açık bir biçimde psikiyatrik bir arka plan var. Dolayısıyla soruda da geçtiği gibi %67.3 oranla çocuğunuzun bir psikolojik problemi, kaygı bozukluğu olma ihtimali var bu yayına göre. Dolayısıyla mutlaka bir çocuk psikiyatristiyle görüşüp durumu değerlendirmek lazım diyorum.


Yetişkinlerde de diş gıcırdatma varsa arkada başka bir psikiyatrik problemin yani bir kaygı bozukluğu vs. olup olmadığından emin olmak gerekir ve varsa tedavi ettirmek gerekir.

 

 

4) Son zamanlarda etrafımızda müthiş bir komplo teorisi furyası var. Öyle ki bu insanlar bu medyanın da ötesinde gerçeklikten uzak fikirler ileri sürüyorlar. Bunu psikolojik açıdan tahlil eder misiniz?

 

 

Yani medyada var ama ortalama insanlar medyanın söylediklerinin de ötesinde acayip, gerçeklikten kopuk komplo teorileri üretiyorlar. Bunun gerçekten psikolojik açıdan tahmini çok kolay değil. Çünkü toplumsal bir konu bu fakat ben sosyoloji, antropoloji yüksek lisansı da yapmış birisiyim. Siyaset, sosyal bilimler konularına da ilgiliyim doğrusu ama hani çok derinlemesine bir uzmanlığım yok. Fakat yüksek lisans düzeyinde eğitimim var.


Diğer taraftan psikiyatrist olarak da baktığımda bu komplo teorisi furyasını gerçekten ben de çok tespit ediyorum. Yani herhangi bir gelişmeyi düz bir biçimde yorumlama konusunda adeta yetersizlik içerisindeyiz. Dümdüz, karmaşık olmayan, anlaşılır bir biçimde tahlil etsek çoğu şeyi anlayabiliriz. Hatta ben bunu vecize gibi söylüyorum herhangi bir şey ters gittiğinde ‘’Komplodan önce salaklık aramak gerekir.’’ diyorum. Çünkü gerçekten dikkatsiz ve eğitimli olmayan bir toplumuz ve sık hata yapıyoruz. Yani teknik düzeyde hatalarımız var. Bu bize ait değil belki de sadece tüm dünya milletleri için de benzer şeyler söylenebilir ama biz biraz daha tez canlı, kaygılı, hiperaktif, dikkati az bir milletiz. Eğitimimiz de az olduğu için herhangi bir işi yaparken hani titizlenerek, kontroller yaparak ilerlemiyoruz ve sık hatalar yapıyoruz. Benim ‘’salaklık’’ diye tabir ettiğim bu. Sık hatalar olmadık sonuçlara yol açıyor. Bu da komplodan daha çok hatalı tutumların üst üste denk gelmesi oluyor. Ne oluyor? Mesela KHK’lar ile yüz binlerce insan devlet görevinden ihraç edildi değil mi? Çok komik bir şey var. Yani yahu bu KHK listelerini tuttunuz da kardeşim hani adam 3 ay önce ölmüş, ölmüş adamı ihraç ediyorsunuz. Belki dikkat etmemişler, fişleme çok önceden yapılmış işte komplo değil salaklık var düpedüz salaklık var yani 3 ay önce ölmüş adamı bugün devletten ihraç ediyorlar. Böyle acayip karmaşık şeyler de var. Gülmekten yerlere yatacağınız örnekler de var. Ben sadece bununla yetineyim.


Mesela adam gelmiş albay rütbesine, binbaşı rütbesiyle ihraç ediliyor. Belli ki çok önceden fişleme var ve dikkat yok. Yine komplo yok salaklık var.


Mesela adam gelmiş profesör olmuş ihraç listesinde yardımcı doçent olarak geçiyor. Belli ki adamı 10 sene önce fişlemişler öyle kalmış, onun üzerine ihraç ediliyor. Yine komplo yok salaklık var gördüğünüz gibi. Dolayısıyla böyle bir sürü komplo düşünmek yerine önce saflık ve salaklığın, dikkatsizliğin nelere yol açtığını ülkemizde düşünmek lazım. Gerçekten de komplo teorilerini haklı çıkaracak kadar da fırıldaklık ve oyun söz konusu bu da ayrı. Günlük hayatımızda bir cin fikirlilik var. Bu da batı ülkelerine gittiğinde bir türlü adapte olamayan Türk davranışı özellikleri. Adamın sıraya girip bir şey yapması gerekmektedir. Belli bir güne randevu verilmektedir. Sürekli bunun başka bir kolay yolu yok mu? Bunu şöyle halledemez miyiz hocam? Yani yandan başka bir şey neden yani? Diyelim ABD’de, Almanya’da devlet sana bir sıra veriyor bilmem ne sürekli bir yan yol arayışı da başka bir tutumu. Dolayısıyla bu yan yol arayışımız gündelik yaşamımızı da çapraşık hale getiriyor.


Yine KHK’lar üzerinden örnek vereyim. Allah aşkına çevrenizde KHK’lardan görevine iade olup da araya torpil koymadığını bildiğiniz herhangi bir örnek var mı? Evet, soruyu tekrar edeyim isterseniz. KHK’lı olup görevinden ihraç olup da şimdi iade olan %6-%7 de herhangi bir kişi tanıyor musunuz ki araya bir torpil koymadan iade olmuş olsun? Ben tanımadığımı söylesem ayıp olur mu bilmiyorum tanıdığım insanlara. Dolayısıyla yani komployu haklı çıkaracak şekilde de tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Yani hukuk, devlet, düzen vs. konusunda güvenimizi sarsacak gelişmeler de yaşanıyor. İnsanların bu komplo teorisi kurmaya yönelik zihinsel yatkınlıklarını besleyecek ciddi dayanaklar da var diğer taraftan böyle bir şey de var.


Türkiye’de olan biten her şeyi bir uluslararası güçle, olmadık bir gelişmeyle izah etme vs. buralarda da abartılı süreçler olduğunu düşünüyorum. Bunun yine toplumsal muhalefetin, toplumun yeterince sivil toplumuna örgütlenmemesi, hemen her zaman Türkiye’de devletin müdahalesi veya uluslararası daha örgütlü güçlerin müdahalesiyle sistemin değiştirilebilirliğe açıklığı olduğunu görüyorum. Vatandaş herhangi bir konuyu kendi kurduğu sistemler, sivil örgütlenmeler üzerinden okumak yerine mevcut siyasal sosyal aktörler üzerinden bir okuma yapıp ‘’Aaa o aslında öyle değil! Onun arkasında şu kuvvet var. Bunun arkasında bu kuvvet var. Şöyle olur böyle olur.’’ dediğinde çok da yanlış olmuyor ama çok uçuk yorumlar ortaya çıkıyor. Bu tabii gerçekten sisteme etkin müdahale etme şansı olan 3-5 kuvveti biraz daha abartılı algılayan veya gerçekte öyle bir gücü olmayan güçleri de böyle bir güç sahibi gibi algılayan ve yorumlayan yaklaşımlara neden oluyor.


Sonuç olarak psikolojik açıdan güvensiz bir ortamda bulunmanın, genel olarak yasa, devlet, düzen, ahlak, kural, nizam, adalet gibi hususlarda zihni karışmış olan bir toplumun bir konuyu düz yöntemlerle anlaması ve açıklaması gittikçe zorlaşıyor. Dolayısıyla komplo teorileriyle düşünme psikolojik sorun olmaktan daha çok ülkedeki genel düzensizliğin bir işareti oluyor. Tabii güvenimiz azalınca da maalesef bu tedirgin yorumları daha sık yapıyoruz ama ‘’hastayız’’ diyecek kadar ortada bir şey yok. Tuhaf düşüncelerimizi destekleyecek bazı gelişmeler oluyor fakat her şeyi böyle tuhaf düşüncelerle izah etmeye kalkmak da bizi komik duruma düşürüyor. Biraz düz düşünelim. Yani komplo yok salaklık var perspektifinden bakarak olayları doğruca anlamaya çalışalım, var saymayalım, aşırı alınganlıklar göstermeyelim. Somut gerçekten durumun gerektirdiği bilgileri ortaya döküp sonra onlar üzerinden tahlil yapalım. Böylece akıllı, gerçekçi sonuçlara ulaşma şansımız artar. Bir de elbette fikir, bilgi paylaşalım. Danışalım, müzakere edelim, istişare edelim. Böylece başka beyinlerle bir araya gelen beyin fırtınası ekipleri oluşturalım. Böylece olayları daha doğru okuma şansımız artar.  

 

 

5) İnsanların ağır travma yaşadığı bugünlerde özellikle tansiyon ve şeker hastalarının koruyucu önlem adına antidepresan kullanmalarını öneriyor musunuz?

 

 

Bu tabii dolaylı ve uzaktan bir soru. Yani ‘’Evet ya antidepresan kullansa iyi olur hipertansif hastalar.’’ şeklinde uzaktan bir öneride bulunmak asla doğru değil ama sorunun dayandığı çok haklı bir zemin var. O da şu: hem tansiyon hem şeker hem kalp hastaları bir çok hastalık grubu esas olarak psikiyatrik hastaların zemininde ortaya çıkmakta veya psikiyatrik hastalıklar tabloya eşlik ettiğinde sonuçları çok ağır olarak seyretmektedir.


Eğer bir tansiyon veya şeker hastalığınızın yanında başka bir psikiyatrik hastalığınız varsa muhtemelen hastalığınızın kötü seyretme yani tansiyon ve şekerin kötü seyretme olasılığı psikiyatrik bir hasta olmayan kişiye göre çok daha yüksektir. Bunların ölüm yaşlarının daha erkene çekildiği yani psikiyatrik hastalığın ömrü kısalttığı çok sayıda çalışmayla gösterilmiş durumda dolayısıyla soru çok haklı bir zeminde.


Biz doğru bir psikiyatrik tedavi görürsek tansiyon ve şeker hastalığından daha az mustarip olacağız veya daha iyi tedavi etmiş olacağız iması var soruda ve çok doğru. Dolayısıyla tansiyon, şeker ve kalp hastaları veya diğer önemli tıbbi hastalıklara sahip insanların bir psikiyatrik değerlendirmeden geçmeleri çok doğru olabilir. Çünkü ilgili branşların hekimleri de psikiyatrik süreçleri çok iyi takip etmemiş olabilir. Onunla ilgili doğru önlemler zamanında alınmamış olabilir. İlaç gerektiğinde önerilmemiş olabilir. Önerilen ilaçlar uygun dozlar ve türlerde olmayabilir. Bu nedenle kronik tıbbi sorunları olan yani kalp, şeker, kanser, tansiyon, romatizmal hastalıklar gibi psikiyatri dışı diğer tıbbi hastalıkları olan hastaların da mutlaka psikiyatrik bir tıbbi yaklaşımla gözden geçirilmeleri ve gerektiğinde tedaviye alınmaları önemli olabilir. Bu açılardan kronik hastalıkları olan herkese mutlaka bir psikiyatrik konsültasyonu da önerebilirim. Kişiler kendileri de müracaat edebilir. Hekimleriyle de bu konuyu gittiklerinde diğer hekimler psikiyatrist olmayan hekimlerle de eğer bu alanda şikâyetleri varsa mutlaka bu bilgiyi paylaşmalılardır. Bazen kalp, şeker, tansiyon gibi hastalıklara atfedilen bazı belirtilerin doğrudan psikiyatrik bir belirti olabileceğini, onların düzgün bir tedavide çok rahat iyileştirebileceğini ve bu sonuçların onların kalp, şeker, tansiyon gibi hastalıklarının tedavisine çok ciddi bir biçimde katkı sağlayacağını net bir biçimde söyleyebilirim.


Ben de bir kanser hastasıyım. Bu anlamda kanser hastalarının önemli bir kısmının psikiyatrik sorunlardan mustarip olduklarını ve doğru tedaviler ile bunlardan ciddi bir fayda sağladıklarını görüyorum. Dolayısıyla lütfen bunlara dikkat edelim.  

 

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.