Bir Tatlı Huzur 24/07/2019

1) ’’Hipnoz tedavisi ile sigarayı %100 bıraktıracağını’’ ifade eden sağlık merkezlerine rastlıyoruz. Bu mümkün mü acaba?

 

 

Tabii bunlar abartılı ifadeler. Sigara bıraktırmayla ilgili gelişmiş ilaçlardan en iddialısı vareniklindir. Vareklinin de 3 ay kullanımı öneriliyor. 6 aylık kullanımında bile rakamları %46’lar civarında. Dolayısıyla birileri size tıpta %100 bir şeyler yaptığını iddia ediyorsa düşünmeniz gereken ilk şey onun yalan söylediğidir öncelikle bunu söyleyeyim.


Bunun dışında yine %100 düzelteceğini iddia ediyorsa birileri tıpta böyle hiçbir garanti yoktur. Hiç şüphesiz belli oranlar vardır ama %100 pek tabip ağzı, pek hekim ağzı, pek iyileştirici insan ağzı değildir. Bu %100’lerden kaçınmanızı öneririm.


Sigara tedavisinin bilinen yolları var. Nikotin sakızları ve nikotin bantları, antidepresanlarla sigara bırakmalar, bir kısım antidepresan olup sigara bıraktıran ilaçlar mesela bupropiyon içerenler ve vareniklin gibi ilaçlar sigara bıraktırma için tıpta kullanılıyor.


Hipnoz, hiç şüphesiz sigara bıraktırmada kullanılabilecek tekniklerden birisi. Bunun dışında doktor falancanın tekniğine göre yazan kitaplar olabilir. Bunların hepsi kendine göre katkı sağlayabilir ama %100 lafı iddialı ve gerçek dışı gözüküyor.


Hipnozunda kendisi etkili olabilir ama hipnozu da makul, bu işi düzgün yapan psikiyatristler eliyle yaptırmanızı öneririm. Tıp ehli dışındaki insanların yaptığı hipnozlarda çok şüpheli sağlığınıza zarar verme riski taşıyabilir.

 

   

2) Psikiyatrik tedavi yalnızca ilaçlarla mı olur? Terapi ve ilaç tedavisinin etkinlik oranı birbirine kıyasla nasıldır?

 

 

Psikiyatrik tedaviler hiç şüphesiz sadece ilaçla olmaz ama ilaçlar psikiyatrik tedavi için çok merkezi bir role sahiptir. Bununla birlikte psikoterapiler de günlük psikiyatri uygulamamız açısından çok ciddi katkılar sağlayan tedavilerdir.


Söz gelimi depresyon tedavisi göz konusu olduğunda bilişsel davranışçı psikoterapi ve kişilerarası ilişkiler psikoterapisi çok önemli tedavilerdir. Dün itibariyle gelen bir hastamı söyleyeyim ilaçla tedaviye başlamışız yaklaşık 1 yıl önce ve 2 seans görüştükten sonra tedaviye kişilerarası ilişkiler psikoterapisi eklemeye karar vermişiz ve 4 seans kişilerarası ilişkiler psikoterapisi yaptıktan sonra depresyonda mükemmel bir netice temin edilmiş. İlaçların da katkısı vardı ama son 2 aydır hasta ilaçları bırakmış tamamen kişilerarası ilişkiler psikoterapisinin de tesiriyle tedaviyi de kesecek kadar iyileştiğini gördük. Dün itibariyle kararlaştırma dediğimiz tedavi safhasına geçtik. Yani ani bir sorun ortaya çıkmadıkça, ciddi bir şekilde depresyon tetiklenmedikçe o hastayla yeniden görüşmeyeceğiz. Kendisi arzu ederse yeniden acil durumlar vs. durumunda bizimle görüşme planlayacak.


Oysa çok ağır bir depresyonu vardı ve tedaviye asla inanmıyordu. İlaçların ve psikoterapinin kendisini iyi edeceğini düşünmüyordu. Önce ilaçla başlayan ve iyi gitmekte olan süreci daha sonra psikoterapiyle sürdürdük ve ilacı da kestiği halde son 2 aydır hasta gayet iyi seyretti. Nitekim dün itibariyle de psikoterapisini sona erdirmiş olduk.

İnsan biyopsikososyal, kültürel, manevi bir bağlamda yaşayan ve var olan bir bireydir, canlıdır. Dolayısıyla tedavinin unsurları da bunu içerir. Yani biyolojik olarak vücuduna etki eden ilaçlar ve diğer biyolojik yöntemler TMS cihazı gibi elektrokonvülsif tedavi gibi yani uyku/uyanıklık düzeninin düzenlenmesi gibi, spor gibi, yer yer gıdalar gibi düzenlemelerle bu biyolojik sisteme müdahaleler ederiz.


Bunun yanında tablonun gerektirdiği psikoterapi tekniklerini de uygulayabiliriz. Mesela kaygı bozukluklarında daha çok bilişsel davranışçı teknikleri uygularız. Mesela obsesif kompulsif bozuklukta da böyledir. Diyelim kişi temizlik takıntıları nedeniyle belli yerlere dokunamamaktadır, belli işleri yapamamaktadır veya çok vakit harcamaktadır. Üzerine gitme tedavisiyle bilişsel davranışçı tekniklerle bunlarla baş etmek mümkün olur.


Bunun yanında kişinin mesela annesinin vefatından sonra ortaya çıkan ağır bir depresyonunun yıllar içerisinde devam ettiğini görürüz. Buna kişilerarası ilişkiler psikoterapisinin yas yaklaşımıyla yaklaştığımızda o yasın çözümlemesi, tedavisi yapıldığında hastanın depresyonunu da yenmiş oluruz.


Mesela o dün tedavisini sonlandırdığımız hastanın onun için annesi kadar önemli olan babaannesinin ölümü ve ona karşı duyduğu derin bağlılık ve o ölümden kaynaklanan yas reaksiyonu tedavi için çok önemli unsurlardan birisiydi ve biz onu kişilerarası ilişkiler psikoterapisinin çok önemli bir problem alanı olarak gördüğümüz yası tedavi ettiğimizde hastanın da depresyonu çok ciddi oranda yükselmişti.


Yine gündelik yaşamdaki çatışmalar yani eşimizle, iş yerimizdeki meslektaşlarımızla, rol değişimleri yani görevimizdeki değişiklikler mesela KHK’lar yoluyla Türkiye’de 140 bin insanın bir anda işsiz kalması ve 515 bin insanın bir anda pasaportsuz kalması, bir çok sivilin bu anlamda terörist vs. olarak etiketlenmesi hayatımızdaki ciddi rol değişimlerinden ve belki de yas reaksiyonlarından birisidir. Buralara da kişilerarası terapinin müdahalesiyle müdahale ettiğimizde ciddi olumlu sonuçlar almak mümkün olmaktadır.


Bu çerçevede tekrar söylüyorum psikiyatrik tedavi sadece ilaçlarla olmaz, yanında psikoterapilerin de gerektiği çoğu zaman olur.


Sorununun ikinci kısmı terapi ve ilaç tedavisinin etkinlik oranı birbirine kıyaslama yapan, diğer psikoterapileri birbiriyle kıyaslayan veya diğer biyolojik tedavileri birbiriyle karşılaştıran çok sayıda çalışma yok ama yapılan çalışmalar mesela hafif düzeydeki depresyonu ilaçla tedavi etmekle psikoterapiyle tedavi etmek arasında fark olmadığını gösteriyor.


Orta ve ağır şiddetli depresyonlara geçtiğimizde psikoterapi daha geriye düşüyor, ilaç önem kazanıyor. Hatta şiddetli depresyonlarda psikoterapinin uygulanmasının bir faydasının olmayacağı yönünde de görüşler var.

 

 

3) Hastanın hipomani dönemi çevredekiler tarafından mutlaka fark edilir mi? Çevrenin fark etmediği bir hipomanik dönem olabilir mi?

 

 

Evet olabilir. Hipomani genellikle bir miktar neşelilikle, canlılıkla seyrettiği için bunu çevre çok bariz bir hale gelmedikçe bir hastalık dönemi gibi algılamayıp yani işte bugünlerde falanca çok hareketli, canlı, enerjik, üretken şeklinde de algılayabilir.


Ancak daha önce benzeri ataklar geçirmişse ve bunlar aile tarafından hastalık olduğu doktorların verdiği bilgilerle ortaya çıkmışsa çevre bu konuda daha duyarlı olabilir.


Aksi takdirde bilakis bir miktar üretkenliği artmış gibi gözüküp bunun çok sağlıklı bir dönem olduğu gibi bir izlenimle hareket edebilir insanlar. Tabii bu da hasta ve çevresi için sağlıksız sonuçlar doğmasına neden olabilir. Mesela çok para harcama nedeniyle büyük kayıplara neden olabilir. Mesela olmadık kişilere ilanı aşk edebilir devamında istemediği ilişkilerle hayatını sürdürmek zorunda kalabilir. Mesela evliyken evlilik dışı ilişkilere girebilir. Mesela belli bir işi varken o işin sınırlarını aşan başka işler içine girebilir ve iflas edebilir. Böyle uzatabiliriz listeyi tüm bunlar hipomani tanımımız açısından önemli konulardır.


Dolayısıyla bipolar bozukluğu olan hastaların aileleri mutlaka hipomani ve diğer psikiyatrik görünümler konusunda yeterli bilgilenmeye sahip olmalılar. Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiye sahip olmak isteyenler web sitemizde ‘’Hastalıklar’’ başlığına bakabilirler. Bipolar bozukluk hastalarımızla yaptığımız görüşme notlarını da okuyabilir. Orada hastaların ne tür davranışlar sergileyebildiği bizzat somut örneklerle de geçiyor.

 

 

4) ’’Antideprasanlar intiharı tetikler.’’ düşüncesi hurafe mi?

 

 

Evet, tek kelimeyle cevap verecek olursak evet hurafe. İkinci soru şöyle gelebilir o zaman ki geliyor da çoğu zaman; “İyi de o zaman neden antidepresanların prospektüslerinde “Dikkat intiharı tetikleyebilir! İntihar düşüncesine yol açabilir!” vs. gibi uyarılar var. Niye?”


Evet, bu uyarılar var. Mesela antidepresanlardan birisi için özellikle ergenlerde intiharı tetikleyebileceğine ilişkin prospektüste bir uyarı geçiyor ama literatürü taradığımızda bir kişide intihar düşüncesi görülme riski bir ergende %2 o X ilacı kullanıldığında bunun arttığını görüyoruz. Bu risk o zaman %4’e çıkıyor. Yani intihar düşüncesini iki katına çıkaran bir şey ama %96 halâ bir değişim yok ve intihar düşüncesinin intihara yol açıp açmadığı araştırılmış. Herhangi bir biçimde intihara yol açmadığı da gösterilmiş. Sadece düşünce düzeyinde kaldığı gözüküyor.


Yani antidepresanlar intiharı tetikler düşüncesi veya fikri tam bir şehir efsanesidir. Tamamen uydurmadır ve aksine bir çok insanın depresyondan tedavi edilmedikleri için intihar ettiklerini biliyoruz. Bizzat kendi çalışmamız var. Dr. Gıyasettin Ekici’nin tezidir aynı zamanda beraberce onu akademik yayın haline de çevirdik Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde 1997 yılında yapılan bir çalışmada çok açık bir biçimde intihar etmiş kişilerin, intihar etmemiş diğer hastalara oranla hangi açılardan farklılık arz ettiğini yayınladık. Yaptığımız, ulaştığımız sonuçlar aslında yeterli antidepresan tedavileri görmeyen hastaların intihar ederek öldükleri yönündeydi. Çok anlamlı sonuçlara ulaştık İstanbul’da ve bizzat polis kayıtlarını da inceleyerek. Yani hastanede yatmış intihar etmiş veya etmemiş insanlar arasındaki farkı araştırdığımızda intihar etmiş, ölmüş grubun yetersiz dozda antidepresan kullandığı veya antidepresan kullanmadıkları benzer şekilde olup da intihar etmemiş hastaların ise düzgün, sağlam, doğru dozlarda antidepresan kullandıklarını gördük.


Dolayısıyla bu düşünce tam bir hurafedir, yarım yamalak değil tam bir hurafedir ve maalesef Canan Karatay gibi kendi sahası dışında görüş beyan etmekten hiç çekinmeyen kişiler, kendisi kardiyoloji ve dâhiliye uzmanı bir taraftan diyetisyen gibi davranıyor olabilir. Saygı duyarım bir şey demiyorum. İnsanların diyetlerine katkıda da bulunmuş olabilir ama hiç olmazsa psikiyatrik alana burnunu sokup binlerce insanın ölümüne yol açabilecek şekilde insanları itham etmese.

 

 

5) Aşırı şüphecilik psikiyatrik hastalık belirtisi midir?

 

 

Buna da hiç şüphesiz şeklinde cevap vereyim. İnsanlar zorlanmalı şartlarda şüphe ederler. Mesela diyelim bir göçmen bulunduğu yeni bir ülkede çok fazla şüphelenebilir. Çünkü canının, malının, çocuklarının emniyetinin tehdit altında olduğunu hissedip çevreye karşı daha dikkatli davranmak zorunda hissedebilir. Bu bir yere kadar anlamlıdır.


Ne bileyim insan yeni evlendiğinde kadın erkeği, erkek kadını yeteri kadar tartmadığında, tanımadığında sadakatinden bir düzeyde şüpheci davranıp, kontrolcü davranabilir.


Mesela yeni 2 ortak birbirleriyle çalışırken ortaklığa yeterince sadık olmadığı konusunda daha dikkatli olmaya çalışabilirler.


Fakat her konuda aşırı şüphelenme, her bulunduğumuz yerde kameralar tarafından takip edildiğimizi, sürekli sesimizin kaydedildiğini, birilerinin sürekli bize kumpas kurduğunu, birilerinin sürekli bizi fişlediğini düşünmek, aşırı şüpheciliğin çoğu zaman ya paranoid kişilik özelliği ya da bir psikiyatrik hastalığın yani hezeyanlı bozukluk, paranoya dediğimiz ya da diğer psikozların şizofreni gibi hastalıkların etkisinde olduklarını veya hasta olabileceklerini düşündürtmeli.


Yine esrar kullanımının da insanda şüpheciliğe yol açtığı biliniyor. Alkol kullanımı da özellikle eşlerin sadakati hususunda alkoliklerin daha handikaplı olduğunu ve daha çok boş şüpheler ürettiklerini biliyoruz.


Sonuç olarak aşırı şüphecilik bir psikiyatrik hastalık belirtisi olabilir. Mutlaka bir klinik dikkatle hastanın hayatında başka şeylerin aksayıp aksamadığı da değerlendirilmelidir. Eğer aksıyorsa hastalık diye düşünülüp tedaviye gidilmelidir.

 

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.