Bir Tatlı Huzur 27/06/2019

1) Kadınların adet dönemindeki gerginliği depresyonu tetikler mi?


‘’Adet dönemi’’ diye genel olarak geçmiş burada ama genellikle adetten önceki günlerde olan premenstrüel gerginlik sendromu kast ediliyor. Bu depresyonu tetiklemekten daha çok bir çok psikiyatrik hastalıkla birlikte gözüken bir tablo gibi daha çok öfke kontrolünde güçlük çekiliyor. Ciddi sancı çekiliyor, vücutta ödem birikmesi oluyor, şişlik oluyor ve bu insanlar çabuk parlıyorlar, patlıyorlar, geriliyorlar. Hatta bir çok eşler arasındaki çatışmanın aslında bu döneme denk geldiğini yani adet öncesi dönemde kadınların gerginliği sırasında ki bunun bir sendrom olduğunu söylüyorum bu çok fizyolojik bir şey değil normal edilip durulmamalı. Bu parlamalar, patlamalar ciddi boyuttaysa mutlaka psikiyatristlerden yardım almak gerekir ki bir çare bulunabilsin. Bir çok kadının çektiği bir sıkıntı yani hayattan aldıkları zevki ve aile ilişkilerini ciddi anlamda tehdit ediyor. Dolayısıyla bir şekilde bundan tıbbi olarak baş etmek gerekir. Depresyonu tetiklemekten daha çok psikiyatrik hastalığa eşlik eder. Çoğu zaman bipolar bozukluğa eşlik eder. Yani bir depresyonun bipolar bozukluk depresyonumu olduğu olmadığı konularındaki sorulardan bu soruyu aydınlatıcı bilgilerden ise premenstrüel sendrom gözükmesidir. Yani adet öncesi gerginlik bipolar bozukluk lehine bir bulgudur. Dolayısıyla hem depresyonu olan hem de adet öncesi gerginliği olan hastaların bipolar bozukluk olma riskinin sadece depresyonu olan hastalara göre daha fazla olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla bu premenstrüel sendromunu taşıyan yani adet öncesi gerginlik sendromu taşıyan hastaların bunu mutlaka psikiyatriste gittiklerinde ifade etmelerinde fayda var. Psikiyatriste gitmeden de diğer hekimleriyle bu bilgiyi paylaşmalarında fayda var ama tekrar söylüyorum özellikle öfke kontrolündeki bozukluk ilişkileri tehdit etmektedir. Bu nedenle sadece bu nedenle bile psikiyatriste gitmek gerekebilir.


2) Günlük hayatta sosyal olmanın/paylaşmanın kişiyi yorduğu ve yıprattığı bir gerçek... Bencilliğe düşmeden nasıl sosyal kalınabilir?


Çok güzel bir soru gerçekten hepimizin yaşadığı bir şey. Hepimiz birer sosyal hayvanız aynı zamanda böyle ifade ediliyor; ‘’İnsan sosyal bir hayvandır.’’ diye. Diğer insanlarla ilişki halinde yaşamak önemli bir özelliğimiz tek başına yaşayamıyoruz çok zorlanılır tek başına yaşamakta. Bu sosyallik sırasında tabii asgari özellikler var o özellikleri sürdürmek için mesela empati yapabilmek, diğer insanlara anlayışla davranabilmek onların yerine kendini koyarak, onların hissettiklerini hissetmeye çalışarak yaşamak empati özelliği oluyor. Bu empati özelliği düştüğü miktarca kişinin sosyalleşmesi de düşer ve diğer insanlar da ona kıymet vermez hale gelebilir ve ilişkileri zayıflayabilir. Diğer taraftan sosyalliği sürdürmek için belli şeylerden feregat etmeniz gerekir sadece empati yapmak değil bazen kamusal yükleri yüklenmek gerekir. Yani kamu adına yapılacak işleri, topluluk adına yapılacak işlerin bir kısmını yürütmemiz gerekir o zaman gerçekten zamanımız, enerjimiz bazen maddi imkanlarımız elimizden gidebilir. Bu sosyalliği bu sayede sürdürebiliriz ama biz sosyalliğimizi sürdürmek için bunları yapmalıyız anlamında söylemiyorum bunlar zaten insanın vicdani vazifeleri bunları yaptıkça kendisi de mutlu oluyor. Bu sadece toplumsal bir beklentiden ibaret değil. İnsan da yaptıkça daha iyi hissediyor. Yani fakirlere, düşkünlere yardım etmek, ciddi anlamda engelli olan vs. insanların toplumsal kolaylıklardan yararlanmasını sağlamak, ihtiyaç sahiplerine destek verebilmek, eğitim alması gerekenlere eğitim sağlayabilmek bunları sayabiliriz. Çok sayıda iyilik veya insani şefkat, destek gerektiren anlanda hepimizin üzerine düşen vazifeler oluyor. Tekrar söyleyeyim o insanların ihtiyaçlarını gidermekten ibaret değil aynı zamanda bizim bir iyilik yapma duygumuz var. Hayır yapma duygumuz var. Bunu da gidermek üzere işlevsel, bize de yarayan şeyler veya bize birisi iyilik yaptığında ona da yarayan şeyler onun mutluluğuna katkı sağlayan şeyler. Dolayısıyla bunları bir ölçüde enerjimizi tüketmeden yapabilmeyi başarmak lazım. Bunun için söyleyebileceğim en iyi şey şu; yapabileceğimizin en iyisini yapmak. En iyisini yapmak değil buradaki ölçü budur. Karşıdakinin beklentisi çok yüksek olabilir ama biz onun için yapabileceğimizi gösteririz. Daha fazlasını gösteremeyiz daha fazlasını yaptığımızda gerçekçi olmaz. Dolayısıyla buradaki ölçü; yapabileceğimizi yapmaktır. Bununla ilgili dinde bile ölçü konulmuştur. Hz. Peygamber insanlardan dini yaymak üzere veya iyilikler üzere veya devlet için kamusal yarar için kaynaklarını aktarmak istediklerinde bazı kişiler gelip ellerindeki avuçlarındaki her şeyi kendisine vermeye kalkmışlardır. Bazı insanlar çocuklarına düşecek miraslarını bile ona aktarmaya çalışmışlardır bu kamu yararı için oysa peygamber kendilerine ellerindeki malların üçte birinden fazlasını devlete veya kamu yararına vermelerini yasaklamıştır. Bu da çok ilginç bir şeydir hani miras hukuku açısından da ilginç bir şeydir. Hiçbir kişi çocukları vs. varken elindeki malların tamamını devlete bağışlayamaz o zamanki uygulama böyle en fazla üçte birini kamu yararı için harcayabilir. Diğerleri üzerinde çocuklara da hak sahibi olarak kabul ediliyor. Yani kimse mallarını satıp götürüp parasının tamamını da ‘’Devlete vs. hayır yapıyorum.’’ diye devlet açısından söylüyorum kullanamamıştır. Dolayısıyla insanın hem kendisi benliği için kullanması, ayırması gereken kaynaklar yani bu peygamber açısından böyle söylediğim şey ama bizim psikiyatrinin bakış açısından da böyle kişinin kendi hayatını idame ettirecek kadar kaynaklara sahip olması veya manevi anlamdaki kaynaklarını da kendini idame ettirecek şekilde kullanılması kendini yok etmeden uzak tutması gerekiyor. Bu sosyalleşmenin de insan hayatına katkısı hayatı, ömrü bile uzatabildiğine dair çalışmalar var. En son Harvard Üniversitesi’nden bir çalışma Sardunya Adası’nda İtalya’da ve Japonya’da bunlara ‘’Mavi Bölgeler’’ deniyor. Uzun ömrün ayrıntılarını araştırırken İtalya’daki çalışma net bir biçimde 100 yaşından fazla yaşayanlarının oranının dünya ortalamasının 6 katı daha yüksek olduğu ortaya çıkmış. Ayrıntılı bir biçimde incelemede istatistiksel ayrıntılar ortaya çıktığında neticenin şu olduğu anlaşılmış; insanın sosyalleşmesi özellikle akrabalarla olan ilişkisi ve genel olarak Sardunya Adası’nda yaşayan insanların dünyanın diğer yerlerinde yaşayanlarına göre daha çok sosyal olması yani köylerdeki yerlerde oturan insanların selamlaşması, oturup sohbet etmesi, akrabaların birbirine yakın ilgi göstermesi bu kişilerin uzun yaşamında en önemli katkı yapan özellikler olarak ortaya çıkmış. Dolayısıyla sosyalleşmeyi ölçüsünde, ayarında, kendimizi yıpratmadan yaptığımızda  ömrümüzü bile uzatabilecek bir etkiye sahip. Burada maddi manevi kaynaklarımızı doğru kullanmak önemli. Anahtar kavramı tekrar söylüyorum; yapabileceğimizin en iyisini yapmak yoksa sınırsınız değil. Maddi açıdan dindeki şeyi söyledim biz bilim insanıyız bizim için ölçü o tek başına olamaz ama orada bile insan tek başına olamaz ama orada bile insan için hayır başkasının yararını en üst düzeyde gözeten birisi olarak dine baktığımızda bile insanın tüm kaynaklarını tüketmemesi gerektiği ve en fazla üçte bir kaynağını kamu yararı için ayırması gerektiğini anlıyoruz. Dolayısıyla bu bencillik değil toplumsal organizasyonun toplumun kendini sürdürebilmesinin de bir yoludur. Bize de düşecek, kalacak bir sermayenin bizi hayatta tutacak bir maddi manevi kaynağın olması gerekiyor. Şunu da söyleyebiliriz evde çocuklarınız, eşiniz sizden ilgi bekliyor ama siz eve gelmiyorsunuz ve siz tüm toplumun desteği için manevi destekler için koşturuyorsunuz, insani hizmetler yapıyorsunuz ama evinizde çor çocuğunuz açıkta kalıyor. Onlar ihmale uğruyor mesela bu ciddi anlamda bir boşluk doğurur. Dolayısıyla bu da bencilliğin tersi belki diğerkamlığın altürizmin başkası için yaşamanın abartılı halidir. Halk arasında buna el iyisi derler. Çok da iyi bir şey değildir. Bu da diğer ölçünün kaçtığı nokta bir taraf el iyisi olmaksa öbür taraf aşırı bencil davranışlardır veya kaynakları sadece yakın çevremize ayırmaktır, doğru değildir.


3) KHK sonrası yaşadığım haksızlıklardan sonra sabırsızlık, tahammülsüzlük aniden sinirlenme gibi daha önce bende hasıl olmayan davranışlarım oluyor ve bu durumumdan rahatsızım.


Tabii gayet anlaşılır bir şey çünkü kanun hükmündeki kararnameler Türkiye’de yaklaşık 150.000 insanı işinden etti. Ne kadar ağır bir şey. İnsanların meslekleri vardı çalışıyorlardı. Sosyal çevresi vardı ve tüm bu bağlamından kişiler kopartılarak mesleksiz hale düştüler. Yani düşünün valisiniz, hakimsiniz, savcısınız, öğretmensiniz, kaymakamsınız vs. bu kişilerin bu devlet görevinden çıktıktan sonra yapabilecekleri hiçbir şey kalmadı. Yani öğretmenlerse mesela öğretmenlik lisansları iptal oldu. Herhangi bir özel kuruluşta bile öğretmen yapılmaz hale geldiler veya bu insanlar gidip özel kuruluşlarda hani kaçak yollarla öğretmenlik yaptıklarında bile örgütçülükle suçlanıyorlar. Bunlar çok ağır şeyler. İnsan yaşamak için ekmeğe, ekmek kazanmak için ekmeğini yiyebilmek için para kazanmaya ihtiyacı var ve bunun için çaba sarf ettiğinde yasadışı faaliyet yapıyor, örgütçülük yapılıyor suçlamasını bir kez daha gözaltı, tutuklama vs. gibi şeylere maruz kalıyor. Bunun ne kadar ağır bir şey olduğunu tahmin edebiliyor musunuz yani mesleğiniz, diplomanız geçersiz, işiniz yok, valisiniz, hakimsiniz ya hapissiniz ya da dışarıdasınız ama mesleğiniz yok siz yoksunuz. Onca yıllık eğitim, onca yıllık birikim çöpe gidiyor. Kimliğiniz, mesleki konumunuz, insanlar arasındaki prestijiniz hepsi etiketleniyor ve aşağılanıyorsunuz. Dolayısıyla bu çok kötü bir durum buna karşılık burada sayıldığı gibi aniden sinirlenme veya işte sabırsızlık, tahammülsüzlük gibi belirtilerin ortaya çıkmasından daha tabi ne olabilir. Düşünün ki bu soruyu soran ne kadar ölçülü bir insan ki ortaya çıkmasından da rahatsız olmuş ve bunları soruyor. Yani daha ne olsun. Daha nasıl bir saldırıya uğrayabilirsiniz ki bu belirtiler ortaya çıkmasın yani çok acı. Burada da bu KHK’larla işlerinden atılan insanların ne kadar ölçülü, düzgün yaşayan insan olduğunu da anlıyoruz. Şüphesiz bu yeni durum uyum gerektiren bir durumdur ve  aniden ortaya çıktığı için de buna uyum göstermek çok zordur ve sizi bu durumlara düşüren kişilere, kurumlara öfke duymanız da en tabi şeydir. Zaman içerisinde bunun sönümlenmesi düşünülebilir fakat hayattaki etkileri bir miktar sürecektir. Eğer uykuyu, iştahı bozuyorsa, toplumsal ilişkileri ciddi anlamda bozuyorsa o zaman bir psikiyatriste müracaat etmekte fayda var. Ya doğrudan yüz yüze ya da işte online hizmetler yoluyla ulaşıp gerekli görüldüğünde psikoterapi veya ilaçla tedavi edilerek bu durumdan hızla kurtulmak gerekir. Çünkü sonuçta bu bir rahatsızlıktır, işlevselliği bozuyorsa, gündelik yaşamı ciddi anlamda bozuyorsa ve tedavisi halinde hayatımız daha rahat hale gelecektir.


4) Psikoterapi sürecinde, ''bozukluk'' tanımı ne kadar önemlidir? Ankiyete bozukluğu, çoğul kişilik bozukluğu, post travmatik stres bozukluğu, depresyon vb. Bu tanılara yönelik belirtileri olan danışanlarda (en basitinden depresif belirtiler) tanı koymak ne kadar önemlidir?


Bu sorunun söylenmeyen tarafının şu olduğunu düşünüyorum. Yani tanı konulmadan da tedavi edilemez mi veya tanı çok mu önemli. Yani kişi depresyon veya kaygı bozukluğu veya post travmatik stres bozukluğu biz bunlara terapi yapsak tanı koymasak olmuyor mu gibi bir ton hissediyorum ben bu soruda. Evet çok önemlidir böyle bir bakış açısı biz 20-30 yıl öncesinde psikiyatriyi öğrenirken de ihtisasını yaparken de vardı. Hani tanıları önemsemeyen, bunları çok öncelikli bir yaklaşım gibi görmeyen bir tedavi modeli geliştirme stili vardı. Bu yanlıştır. Yani siz pankreas kanseriyle uğraşırken hiç mide kanseriyle pankreas kanserine aynı şekilde yaklaşıldığını düşünüyor musunuz veya işte akciğer kanseriyle bir cilt kanserine aynı şekilde yaklaşıldığını düşünüyor musunuz? Bazı tedavileri ortak olabilir ayrı mesela ama birisinin adı akciğer kanseridir diğerinin adı cilt kanseridir. Birisi safra yolu kanseridir birisi karaciğer kanseridir ve üstelik hepsinin hücre tipleri vs. faklıdır. Hepsi için yürütülen kemoterapiler aynı mı hepsi için yürütülen immünoterapiler aynı mı? Bazen hastalık tanımları da yetmez genetik alt tiplendirmeler yapılır kanser tedavileri için sonra onlara göre ilaçlar ve yaklaşımlar değişebilir. Psikiyatrik hastalıklar da hiç şüphesiz ortak yolaklar taşısalar bile bazıları itibariyle önemli bir kısmı bir diğerinden farklıdır ve onun için geliştirilmiş tedavi ve terapi yaklaşımları da farklılaşacaktır. Onun için doğru tanı koymak elbette önemlidir. Tekrar söyleyeyim psikiyatrik hastalıklar için doğru tanı koymak elbette çok önemlidir. Bir psikiyatristin yetişmesindeki en temel eğitim nosyonlarından birisi hastalıklara doğru tanı koyabilmeyi öğrenmesidir. Yani düşünebiliyor musunuz bir hekim midede bariz bir şikayet varken gastrit şikayetler varken midede yanma, ekşime, ağrı, sırta vuran ağrı, delici bir yanma hissi varken bunun lokasyonu yeri de belliyken bunun midede olduğunu tespit etmişken canım yani bu kalpte de olabilir, akciğerde de olabilir tanı çok mu önemli filan gibi bir bakış açısına sahip olabilir mi bir hekim! Bu şekilde tedavi etmesi mümkün olabilir mi tabloyu? Psikiyatrik hastalıklarda da tedavi sürecinde elbette tanı çok önemlidir. Bu sorunun bu bakış açısının ciddi bir alt metinde bir çarpıklık içerdiğini düşünüyorum. Bazı psikoterapi stillerinde ana yaklaşımın belirleyici olduğunu ayrıntıların tabii ki o kadar kritik öneme sahip olmadığını da biliyoruz. Dolayısıyla oralarda önemsizleşebilir, silikleşebilir bu ayrım fakat bu istisnai bir durumdur. Genel olarak tanısal yaklaşım çok önemlidir. Bunu söylemek isterim.


5) İnsan intihar düşüncesiyle nasıl baş edebilir, uzun süre ilaç kullanımından sonra tekrar eden depresyonun çözümü var mı ya da ömür boyu ilaç kullanmak mı gerekiyor?


İntihar düşüncesiyle tek başına baş edilmez. İntihar düşüncesi tek başına bir hastalık değil ama intihar düşüncesi bir çok hastalığın bir belirtisidir baş ağrısı gibidir, ateş gibidir. Nasıl ki enfeksiyonlarda vücudumuzun ateşi yükseliyor tamam ateşi de düşürmeye çalıştığımız, vücudu ıslattığımız filan oluyor ama esas olarak enfeksiyonu geçirmeye çalışıyoruz. Yani iyi bir antibiyotik tedavisi yapmaya çalışıyoruz ondan sonra ateş düşüyor. Dolayısıyla intihar düşüncesini tedavi etmekten evvel depresyonu doğru tedavi etmek, kaygı bozukluğunu doğru tedavi etmek, psikozu akıl hastalığını doğru tedavi etmek esastır. Onlar da psikiyatristin önereceği şeylerdir. Yani kişisel olarak şöyle düşüneyim de intihar düşüncem geçsin şeklinde bir teknik yok. Bakın bu da başka bir konu aslında. Psikiyatrik hastalıkların çoğunda hasta ve yakınlarının yardım taleplerinde böyle bir tuhaflık vardır. İşte falanca düşünceyi nasıl geçireceğiz bize bu konuda tavsiyeniz nedir? Yani mesela aynı hasta kanser doktoruna gittiğinde efendim ben akciğer kanserini nasıl iyileştireceğim bana kişisel tavsiyeleriniz nediri o kadar söylemiyor oturuyor tabirimi mazur görün paşa paşa hekimin önerilerini dinleyip güzelce onları yapmaya çalışıyor. Yani ilaçlar, kemoterapi, immünoterapi vs. tabii ki gıdayla vs. ile ilgili öneriler alıyor, onları ilerletmeye çalışıyor vs. ama yani bize ne önerirsiniz, biz ne yapalım gibi bir şey çok fazla yok. Zaten hekim de neler yapılacağını söylüyor genel olarak ama psikiyatristlere başvurulduğunda sürekli böyle bir psikolojik önlem arayışı var. Yani bize bir şey söyleyin de biz onu yapınca, zihnimizden geçince falan düzelsin falan gibi veya ne bileyim 3 kulhü bir elham gibi böyle bir beklenti var psikiyatristten. İşte burada da böyle intihar düşüncesiyle nasıl baş edebiliriz, intihar düşüncesiyle baş filan edilemez. Hastalık tedavi edilir. Hastalık düzgün tedavi edilirse intihar düşüncesi de geçer. Bir psikiyatrik hastalığa bağlı olmayan intihar düşüncesi %5 ile %10 arasında görülebildiği iddia ediliyor. ‘’İddia ediliyor.’’ diyorum çünkü %90-%95’inin hastalıklarla birlikte olduğu kesinleşmiş durumda ama ani intiharlar var özellikle ergen intiharlarında ortada bir hastalık yokken işte sevgilisinden ayrılınca vs. paldır küldür kararla intihar etmek gibi veya kültürel intiharlar işte Japonlarda olduğu gibi birden kendini ahlaki açıdan aşağılık hale vs. düşmüş hissedip sözünü filan vs. yerine getiremeyen insanlar intihar ediyor. İşte o İzmit Körfezi’ndeki köprüde çalışan Japon mühendisin yaptığı işte bir hata çıkınca kalkıp kendini öldürmesi gibi filan hastalık olmayan intiharlar çok nadiren gözüküyor. Dolayısıyla psikiyatrik hastalığı doğru tedavi etmek hastalığın intihar düşüncesinin ortadan kalkmasına hizmet ediyor. Yoksa öyle bizzat intihar düşüncesini böyle zihnimizden bir şey geçirerek düzeltme gibi bir yöntem yok. O zaman hekimlerin, psikiyatristlerin önerilerini doğru dinleyip hastalığımızı doğru tedavi ettirip intihar düşüncesinden kurtulmamız lazım. Neden bunun üzerinde bu kadar duruyorum? Çünkü depresyon hastalarımızın %60’ı %70’i intihar etmeyi düşünür. Bunlardan önemli bir kısmı girişimde bulunur. Sonuçta %10 ile %15 kadarı intihar ederek ölür. Depresyon insanı en çok öldüren nedenlerden birisidir. İntiharla ölür insanlar ama hiç sanki sonucu ölüm olmayacakmış gibi depresyonda saçma sapan tedavi şekillerini hastalara önermek yaygın halk alışkanlığıdır. Yani; ‘’kafana takma geçer, ilaç kullanma bağımlılık yapar, git falanca türbeye şunu ada geçer, canını sıkma falanca hocaya git okusun, çok ibadet yap, Allah’a dayan ve güven’’ gibi saçmalıklar günlük hayatımıza kota koymaktadır, öldürmektedir bizi. Yakınlarımız intihar eder ve ölür ve elimiz böğrümüzde kalırız. Yani hiç siz kanser hastasına git falanca hocaya okut geçer diyor musunuz ayağı kırılmış adamı imama götürüp okutturuyor musunuz yooo gidip ortopediste adam gibi ameliyat yaptırıyorsunuz. Mesele psikiyatrik hastalık olunca mesela akıl hastalığı filan gibi tablolar olunca gidip okutsunlar geçsin filan gibi gerçek dışı, saçma, aptalca, güya dine danayalı hiç dinle de ilgisi yok kültürel saçmalıklarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Geçen bir psikiyatrist yazmış çok hoşuma gitti İlker Küçükparlak bir meslektaşımız diyor ki; alternatif tıp diye bir şey var diyor o zaman hukukunda alternatifi olsun mesela alternatif hukuk diyelim diyor. Mahkemelerin halledemediği işleri mafya halletsin mesela diyor ona da alternatif hukuk, alternatif adalet diyelim diyor. Ne dersiniz diyor ve dalga geçiyor. Doğru bir şey dolayısıyla böyle insanların hiç bilmedikleri konularda psikiyatrik hastalıklarda kendilerine alternatif seçenekler üretmeleri işte din adamları vs. gibi olmadık manevi şifacılara başvurmaları gibi saçmalıklarla da her gün uğraşıyoruz. Sonuç olarak intihar düşüncesiyle baş etmenin yolu psikiyatrik hastalığınızı düzgün tedavi ettirmek, psikiyatristin önerilerine tam ve uygun şekilde uymak. Uzun süren ilaç kullanımından sonra tekrar eden depresyonun çözümü tabii ki var. Depresyon zaten tekrar edebilen bir hastalıktır. İlk defa karşılaşan kişi en az 1 yıl ilaç kullanmalıdır. 2 defa karşılaşan kişi en az 2 yıl ilaç kullanmalıdır hekim tavsiyesine göre. Üçüncü kez depresyonla karşılaşan kişi 2-5 yıl arası ilaç kullanmalıdır. Bazı görüşlere ömür boyu ilaç kullanmalıdır bazı görüşlere göre ise de 4. ataktan sonra ömür boyu ilaç kullanması gerekir. Dolayısıyla diğer soruyu da cevaplamış oldum hani depresyonda ömür boyu ilaç kullanmak mı gerekiyor; gerekirse evet. Hekiminiz öneriyorsa evet. Bu söylediğim ölçütler içerisinde gerekiyor.


6) Bir narsistle birlikte yaşayabilme veya çalışabilmenin sırları nelerdir?


Tabii böyle özel sırlar veremeyeceğim ama bir narsistle yaşamanın ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Yani narsistler kendi içlerinde ciddi bir zaaf duygusu taşırlar. Diğer insanlara karşı empati taşımazlar, onların yerine kendilerini koymazlar. Onları sevemezler, onları aşağılarlar, onlara karşı manipülatif davranırlar yani onları kullanırlar. Onları birbirlerine kırdırabilirler herhangi bir acıma şefkat duyguları olmadığı için de çok iyi ve insani bir etkileşim kurulmuş olmaz. Yani bir narsist karşısında ya alttan almak ya karşıt bir pozisyon almak gibi davranışlara sürüklenebilirsiniz ya çatışmak zorunda kalabilirsiniz ya da alttan alıp boyun eğmek zorunda kalabilirsiniz. Fark ettiğinizde belli bir mesafeye çekilmek ve her saldırgan davranışa cevap vermemek, sakince davranmaya çalışmak belki bir yöntem olabilir. Zaman zaman bir yüzleştirme yapılabilir elbette hani bu zorunlu bir ilişki değilse yani anneniz, babanız, çocuğunuz, patronunuz gibi bir durum değilse o ilişkiyi çokta uzun vadede sürdürmemekte fayda vardır. Çünkü gerçekten zor bir hayat haline gelebilir. Mesela böyle bir kişiyle evlenmenizi asla tavsiye etmem. Eğer evlenmişseniz ve her şey çok kötü tıkanıyorsa boşanmayı da tavsiye etmeyiz buna sizin karar vermeniz lazım ama sonuç olarak hayatı çekilmez kılabileceğini, sürekli bu ilişkide kurban halinde iğnelenerek veya kötü muameleye uğrayarak yaşamak zorunda kalabileceğinizi belirtmek isterim. Politikacılar, bilim insanları, sanat insanları arasında çeşitli narsistik insanlara rastlamak mümkün. Politikacılar arasında daha çok psikopatlara rastlanılıyor yani hukuk çiğneyenlere başkasının hukukunu tanımayan, suça meyillilere rastlanılıyor. Sanatçılar arasında daha çok gösteri niteliği öne çıkan kişilere rastlanılıyor ama narsistik ve psikopatlık özellikleri de o grupta var. Yine politikacılar arasında da sahne insanı özelliklerinin de olabildiğini görüyoruz ama esas olarak psikopatlık önde yani hukuk tanımazlık. Bu bir araştırma verisi size söylediğim şey; 1980’li yıllarda çıkmış bir yazıdan aktarıyorum önemli bir araştırmaydı. Diğeri de bilim insanları arasında da narsistik kişilik öne çıkıyor. Burada da psikopatlık yani hukuk tanımazlık ve biraz sahne insanı özellikleri onlarda daha geriden geliyor.


7) Engelli raporu için verilen tedaviyle işlevselliği düzelen bipolar hastasından ne kast ediliyor? İlaç kullanmaya devam eden hastaya 0 engel verilmesi çelişki değil mi? Bipolar bozuklukta psikoterapinin odaklandığı tedavi başlıkları nelerdir?


Son verilen engelli raporları için zaten ortalık karışmış durumda bu yılın başlarından yapılan bir düzenlemeyle. Fakat özetle şunu söyleyelim; işlevsellikle hastalığın düzelmesi veya belirtilerin düzelmesi aynı şey değildir. İşlevsellik; hastanın hayatta kalabilecek eylemleri sürdürme yetisidir. Yani yemeğini yapabilmesidir, insanlarla konuşabilmesidir, mesleğini sürdürebilmesidir, banyosunu tuvaletini yapabilmesidir, üzerini giyinebilmesidir. Bunların hepsi işlevselliktir. Tek başına hastalık belirtilerindeki iyileşmeyle bire bir koşut gitmek zorunda değildir ama işlevselliğin belirtilerdeki düzelmeyle de ilişkide olduğu söylenebilir. Fakat tek ölçü bu değil. Mesela hastalığın belirtileri düzelmiştir yani adamın kulağına ses gelmemektedir, abuk subuk konuşmamaktır, tuhaf tuhaf gülmemektedir ama işini gücünü düzgün sürdürememektedir. Mesela şizofreni hastası belirtilerin önemli bir kısmı kontrol altındadır fakat kişinin yetileri önemli oranda gitmiştir. Şimdi burada daha çok hastalar mağdur oluyor. Yani; ‘’Hastaların belirtileri yok.’’ deyip onların mağduriyet ve maluliyet dereceleri düşük gösteriliyor belirti olmadığı için ve hastanın alabileceği mali yardımlar, sosyal yardımlar kısıtlanıyor. Burada hekimler maalesef hastanın ve toplumun kamunun yararı için değil devletin yararı için vatandaşa karşı hastaya karşı ceberut devlet memuru kesiliyorlar ve hastanın hakları çiğneniyor. Bu benim meslek hayatımda ilk yıllarımdan beri gözlediğim tuhaf bir tutumdur. Sanki çok kamu yararı gözeten bir milletin evladıymışız gibi herkes önce devleti önceler ve sonra vatandaşın hakları ve hukukuna bakar. Doktorlar da bundan uzak değil çoğu zaman hastanın hakkı yerine devletin hakkını kolluyor. Dolayısıyla demek istediğim şey şu; hastanın belirtileri düzelmişse bile işlevselliği yeterince düzelmemişse o işlevsellikten kayıp puanlarının düzgün verilip haklarının alınması lazım.’’ İlaç kullanmaya devam eden hastaya 0 engel verilmesi çelişki değil mi?’’ sorusuna cevabım; işlevselliği düzelmişse çelişki değil. Yani ilaçlarını kullanıyor ve hasta iyileşmiş. Yani ben bu gözlüğü takmışım ve görüyorum düşük numaralı bir gözlükle bunun için engellilik ayrıca tanımlanmış mıdır bilmiyorum ama bununla iyiysem görüyorsam bu haldeyken 0 puan alıyorsam verilebilir. Psikiyatrik hastalıkta da ilaçlarını kullandığında her şey düzeliyorsa her şey işlevsellik başka bir şey yani evinin işini, iş yerinin işini, insanlarla ilişkilerini düzgün yürütebiliyorsa 0 puan da alabilir bu düşük bir ihtimaldir ama mümkün. Dolayısıyla bu teorik ve pratik olarak da imkansız bir şey değil. ‘’Bipolar bozuklukta psikoterapinin odaklandığı tedavi başlıkları nelerdir? ‘’ diye ek bir soru sorulmuş. Bipolar bozukluğun kendi özgü psikoterapisi vardır. Ben de onun eğiticilerinden ve terapistlerinden birisiyim. Kişilerarası ilişkiler ve sosyal ritim terapisi denilen bir psikoterapidir. Bu psikoterapide hastanın çevreyle olan ilişkilerinin düzeltilmesi amaçlanır. Onların hastanın ataklarını tetiklememesi amaçlanır. Aynı zamanda uyku uyanıklık düzeninin saatleri de bipolar bozuklukta psikoterapinin ana ilkelerinden birisidir. Orada rol değişimi, çatışma, yas reaksiyonu gibi hastalıkla ilgili belli ek tanısal yaklaşımlar vardır. Onlara 4-20 görüşme çerçevesinde kişilerarası ilişkiler ve sosyal ritim terapisti hastayı eğitir. Uyku saatlerini düzenler ve çevreyle olan ilişkilerinde ortaya çıkan çatışma, rol değişimi veya yas reaksiyonu gibi tablolarla nasıl baş edileceğini hastayla beraber çalışarak bir kısmını da öğretir. Böylece hasta kendi hastalığını tetikleyen yeni durumlarla karşılaşmamak üzere bir donanım elde etmiş olur.


8) Atalarımız ev alma komşu al demişler, yani iyi komşular arkadaşlar çevre ve okul ilişkisinin psikiyatrideki yeri ve/veya önleyici hekimlik olarak ''vatan ve psikiyatri'' ilişkisi nedir?


İnsan bir çevre içinde yaşıyor ve o çevreyle uyum miktarı ne kadar fazlaysa o kadar nitelikli bir hayat yaşıyor. Dolayısıyla iyi komşuluk ilişkilerinin iyi aile ilişkilerinin iyi çevresel ilişkilerin iyi bir çevrede yaşamanın insanın ruh sağlığına da katkısı genel sağlığa da katkısı çok fazladır. Dünyada özellikle şehirler sıralanıyor, en yaşanılır şehirler sıralaması yapılıyor hep mesela Melburn, Viyana, Canada birisi Avutralya’da birisi Avusturya’da birisi Canada’daki bu üç şehir devamlı en önde çıkıyor. Böyle 20 civarında şehir var dünyada seçilen bu şehirlere hiç mesela ilk yirmiye Türkiye’den herhangi bir şehir girmiyor ve bakıldığında da dünya mutluluk indekslerinde de Türkiye maalesef iyi bir yerde değil. Oysa bu iyi şehirlerde yaşayan insanların daha mutlu olduklarını da görüyoruz. Konu sadece psikiyatrik rahatsızlıklar değil hayattan haz alma konusunda da buralarda yaşayan insanların daha iyi olduğu gözleniyor. Dolayısıyla güvenli bir çevre, iyi ilişkiler ruh sağlığı açısından da büyük avantajlar taşıyor vatan ve psikiyatri ilişkisinde de böyle yani riskli bölgelerde yaşayan, savaş bölgelerinde, çatışmaya bölgelerinde, ekonomik olarak kriz bölgesinde yaşayan insanların arasında ruh sağlığının daha bozuk seyrettiğine ilişkin bazı veriler var. Yakın zamana kadar fakirlik ve zenginlik ve sınıfsal aidiyetlerin hastalık açısından fark yaratmadığı konuşuluyordu bazı yayınlarda artık fakirliğin, sosyal sınıfında depresyonla ilişkili olabileceğine ilişkin veriler ortaya çıktı. Dolayısıyla bunlarda önemli içinde yaşadığınız vatan sonuçta size iyi imkanlar sunuyorsa yaşamak için uyum gösterdiğiniz bir çevrede yaşıyorsanız elbette daha sağlıklı olmanız mümkün. Fakat göçlerden sonra gittiğiniz yer çok güvenli olsa bile mesela akıl hastalığı riskinin göçlerden sonra 40 kat kadar arttığı şüpheciliğin arttığına ilişkin çalışmalar var bunlarda önemli. Diğer yandan şehir hayatının özellikle psikoz akıl hastalığı açısından köy hayatına göre daha riskli olduğu daha zor olduğu üzerinde duruluyor. Bunun nedeninin şehir hayatının karmaşıklığı olabileceği gibi hava kirliliği olabileceği üzerinde de görüşler var. Bunları da destekleyen çeşitli akademik veriler var.


9) Transkraniyel manyetik uyarım tedavisini ilaçlı veya ilaçsız yaparsak etkinlik açısından nasıl bir fark ortaya çıkar?


Doğrusu her ikisinin de etkili olduğuna ilişkin çalışmalar var bunlara rastladım. Fakat transkraniyel manyetik uyarım tedavisi esas olarak ilaçlara eklenerek uygulanmak üzere ruhsat almış bir tedavidir. İleriki zamanlarda elimizde daha fazla veri biriktiğinde gerçekten ilaçlı ve ilaçsız yapılan TMU’lar arasında ne kadar fark var daha çok bilgi elde etmemiz mümkün olacak. Hiç ilaç almadan TMU uygulaması bazı araştırma verilerine dayanarak hastalar özellikle istiyorsa ben yapabiliyorum kliniğimizde fakat önerimiz ilaçla birlikte kullanmaktır.


10) Sanrısal bozuklukta hastalığın seyri nasıldır ve ailenin yaklaşımı nasıl olmalıdır?


Sanrısal bozukluk, paranoid bozukluk, hezeyanlı bozukluk olarak da geçen akıl hastalığıdır. Genellikle 40’lı yaşlarda ve erkeklerde daha sık olmak üzere birkaç alt tipi bulunan tek bir hezeyanla bir konudaki çarpık temel bir düşünceyle seyreden bir akıl hastalığıdır. Yani diyelim bir kişi eşinin kendisini aldattığını düşünmeye başlar sabit bir biçimde ve bu değişmez hale gelir. Genellerde erkeklerde en çok rastlanan tip budur. Kadınlarda erotomanik hezeyanlarla seyreden paranoid bozukluk olabilir. Yani birisinin kendisine aşık olduğu, evlenmek istediği işte bu nedenle çeşitli mesajlar yolladığı vs. gibi bir çarpık ve gerçekle ilişkili olmayan bir oturmuş düşünce ortaya çıkabilir. Sanrısal bozuklukların önemi şu; şizofreni kadar dağılmış değildir. Genel işlevselliği bozulmamıştır, özbakımı kötü değildir. İşinde gücünde devam ediyor olabilir. Dolayısıyla o kişinin söylediği sözlerin gerçek olma ihtimali üzerinde insanlar daha fazla durabilir. Fakat zaman içerisinde dikkatle dinleyen birisinin bu alandaki sözlerinin saçma ve tutarsız olduğunu fark edecektir. Önemli olan hastanın bir vesile ile ilaç kullanmaya ikna edilmesidir. Çünkü iç görüleri yoktur, hasta olduklarını düşünmemektedirler. Dolayısıyla ilaç da kullanmayacaklardır. Bir başka vesile edinilip bunu bu alanda eğitim almış psikiyatristler başarabilir. Dinle, empati kur, anlaş ve iş birliği geliştir. Bu sayede hastayı bir tedaviye almak imkanı doğabilir. O tedaviyi aldıktan sonra ki bunlar uzun etkili antipsikotikler, enjeksiyonla yapılan antipsikotikler olabilir. Hastalar bu tedaviyi düzgünce sürdürdükten sonra belirtilerde ciddi bir düzelme sağlanabilir ve o sırada hastalığın doğası anlatılıp hastanın bazen de ilaç kullanması teşvik edilebilir. Benim böyle takip ettiğim hastalarım var sonrasında hasta zaman zaman şüphelerinin de arttığını artık kendisi fark eder hale geliyor o zaman kendisi de başvurabiliyor veya yakınlarıyla bu konuda daha net bir iletişim içerisine girebiliyor kendisine tıbbi müdahaleyi daha kolay yapar bir halde bulabiliyoruz hastayı. Ailenin yaklaşımı; çatışmadan hekime ulaştırılmasını sağlaması ve bir biçimde hekimi de doğru bilgilendirerek hekimin ilaç tedavisini başlayıp sürdürebilmesine olanak sağlamak yoksa hastaların sanrılarının yani hezeyanlarının doğru olmadığını dönüp dönüp anlatmaya çalışmanın, onları ikna etmeye çalışmanın, o düşünceyi bir takım çalışmalarla değiştirmeye çalışmanın hiçbir yararı olmadığı gibi hastanın da öfkesini arttıracaktır. O düşünceleri değiştirmenin yolu hastanın düzgün ilaç tedavisine maruz kalmasıdır. Bunlar yapılırsa o düşünceler de düzelir.

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.