Bir Tatlı Huzur 20/06/2019

1) Porno tutkunluğu ya da tutsaklığı tedavi edilmesi gereken bir durum mudur? Tedavi edilmediğinde olası zararları fert, aile, toplum planında var mıdır? Böyle bir durumla karşılaşan eş ya da annenin tutumu ne olmalıdır?


Porno burada tutkunluk olarak ifade edilmiş. Porno bağımlılığı veya pornoyla ilgili bir dürtü kontrol sorunu literatürde de bahsi geçen bir şey bu henüz DSM 5’de tanı olmuş bir konu değil fakat DSM 5 gibi psikiyatrinin temel sınıflama sisteminde bağımlılık gibi kilo sorunu gibi veya işte saç yolma, tırnak yeme sorunları gibi bazen bir dürtü kontrol sorunu bazen de bir kumar bağımlılığı ve madde kullanım bozuklukları bir tür bağımlılık gibi ele alınabileceğini görüyoruz. Bunların buradaki davranışların genetik, nörobiyolojik ve fenomenolojik olarak yörüngesel olarak onlara benzediğini fark ediyoruz. Biz de klinik olarak psikiyatrideki uygulamalarımızda benzer sorunlarla karşılaşıyoruz. Tabii çağımız ilerledi ve çok değişik aletler var elimizde cep telefonları, internetin her ucuna ulaşan bilgisayarlar, masaüstü bilgisayarlar, dizüstü bilgisayarlar, araçlarımızda bilgisayarlar çok çeşitli aletler nedeniyle dünyanın her yerindeki görüntü ve programlara ulaşmak mümkün, pop-up denilen şeyler var böyle bilgisayarlarda veya telefonlarda açılan reklamlar bazı arkadaşlık siteleri veya olmadık görüntülerin yayınlandığı chat odaları eskiden beri olan şeyler belki internetin ilk keşfinden itibaren bu tür pornografik görüntülerin gündeme geldiğini biliyoruz. Porno bağımlılığı öncelikle bir seks bağımlılığı değildir yani kişinin yüksek seks arzusuyla tek başına ilişkilendirilemez. Ancak bir çok madde kullanım sorunu dürtü kontrol bozukluğu hiperaktivite vs. gibi tablolarda yani dopamin mekanizmasının bozuk olduğu tablolarda yani beynimizin haz almayla ilgili kimyasalı dopamin bu dopamini temin etmek için her birimiz kendine göre bazı meşgaleler bulur işte spor yapar, yemek yer, yürüyüş yapar, arkadaşlarıyla satranç oynar, iskambil oynar, güzel hoş sohbetler yaptığı bir arkadaş çevresi olabilir ve onlarla takılabilir vs. bir kulübe gidebilir düzenli olarak. Bunların hepsi bizim hayattan zevk aldığımız aktivitelerdir veya düzenli ibadet yapar vs. tüm bunlar yeterince diğer toplumca yaygın olarak kabul gören alanlardan sağlanmadığı müddetçe bu dopamin bir biçimde sıradışı ilgilere yönelebilir işte pornografi bunlardan birisidir. Pornografinin kendine göre zararları var mesela zaman içerisinde erken boşalmaya yol açabiliyor. Cinsel birleşme sırasında iktidarsızlığa yol açabiliyor. Yani bir sertleşme sorununa biz iktidarsızlık kelimesini çok sık kullanmıyoruz olayı tıbbi boyuttan çıkarıp politik bir hale getiriyor. Yine çok mastürbasyon az zevk alma gibi bir soruna yol açabiliyor. Artan sosyal tedirginlik, güvensizlik gibi davranışlara yol açıyor. Ereksiyonda düzenli sebatkâr sertleşmenin olmayışı ve dikkatin bozulması, yüksek bir tedirginlik ortaya çıkması ve depresyonun ortaya çıkması, beyin işlevlerinde yavaşlama, gecikme olabiliyorlar. Burada sayılan belirtilerin olması pornografi bağımlılığı olduğunuz anlamına gelmiyor fakat pornografi üzerine çok düşüldüğünde bu belirtiler ortaya çıkabiliyor. Tüm bunla psikiyatristlere ulaşıyor mu evet bize çok sayıda hastamız ve hasta yakını kendisindeki pornografi tutkunluğu nedeniyle bize müracaat ediyorlar. Bunlara neler yapılabilir; öncelikle bilişsel ve davranışçı açıdan yapılandırılması gereken bir süreçtir. Bu kişiler pornografiye ne zaman ihtiyaç duyuyorlar; bir yalnızlık anı mı, bir kırılma anı mı, bir üzüntü, keder anı mı, bir kayıp anı mı, kendilerini yalnız başlarına buldukları bir alan mı bunları tespit etmek gerekir. Bunlarla nasıl baş edileceği yani sorunlarla nasıl baş edileceği üzerinde durulabilir. Tabii ki pornografi bağımlılığı, pornografiyle ilgili bir dürtü kontrol sorunu yaşayan kişinin bu sorunu öncelikle kabul etmesi önemledir. O kabul etmeden ona rağmen bir tedavi filan yapılamaz. Çünkü pornografi bağımlılığı bir akıl hastalığı değil bir kere psikiyatride doğrudan bir akıl hastalığı da sayılmıyor ama gündelik yaşamı etkiliyorsa o kişinin günlük hayatını ciddi anlamda işgal ediyor veya ilişkilerini bozuyor veya az önce saydığım belirtilerin önemli bir kısmı ortaya çıkıyorsa şüphesiz bir sorundur ve bunu hekime ulaştırıyorsa, çare arıyorsa psikiyatristlerinde bu alanda yapabilecekleri var. İşte pornografiyle uğraşırken bunun bir dopamin sistemi sorunu olduğu veya bir dürtü kontrol sorunu olduğu veya obsesif takıntılı bir biçimde tekrarlayan davranışlar olduğu düşünülerek buna yönelik ilaçlar kullanılabilir. Yani serotonerjik ilaçlar kullanılabilir, dopaminerjik ilaçlar kullanılabilir ama daha çok mesela benim tercih ettiğim serotonerjik ilaçlar oluyor. Tüm bunlar açık bir hastalık ve bunlarla ilgili net araştırmalar yürütülmediği için klinik deneyim çerçevesinde aktardığım bilgilerdir. Dolayısıyla dört dörtlük akademik gerçekler gibi savunmak doğru değil. Bir hekimin deneyimi olarak düşünün lütfen bunları diğer taraftan bu kişilerin pornografiden uzaklaşırken yapması gereken şeyler; pornografi olmaksızın şartlara göre mastürbasyon, pornografi olmaksızın şartlara göre işlevsel bir cinsellik yine pornografiden uzak olarak hayatını başka türlü hazlarla doldurabilecek şekilde sporla ilgilenmek, az önce söylediğim arkadaş çevresine takılmak ve kendimize haz veren başka yaşantılar bulmak hayatın içerisinde pornonun yerine koyabileceğimiz şeyler olabilir. Bu nedenle hem hekimle iyi bir iş birliği hem de tedaviyi sürdürmek bu açıdan ciddi bir kaygı sağlayabilir. Yine meditasyon yapmak, yoga vs. yine Müslümansanız arzu ediyorsanız ibadetleri yapmak insanı rahatlatabilir. Bu dürtü kontrol sorununu nispeten daha baş edilebilir hale getirebilir. Böyle bir durumla karşılaşan eş ya da annenin tutumu; bir kere itham etmemelidir, aşağılamamalıdır. Bunun tıpkı yeme içmeyle ilgi sorunlar gibi tıpkı kumar bağımlılığı gibi bir tür psikiyatrik sorun olabileceğini karşıdakine ihsas etmek utandırmadan bir yardım almayı isteyip istemediği araştırmaktır. Eğer kişi yardım almayı istiyorsa o zaman teşvik etmek ve yardımcı olmaktır. Bunu söyleyebilirim. Dolayısıyla porno bağımlılığı için psikiyatriste danışmanın ciddi anlamda katkısı olabilir. Dört dörtlük bir psikiyatrik hastalık olarak tanımlanmış olmasa da ortalama davranışlardan sapma bir biçimde bir rahatsızlık olduğu düşünülmektedir.


 2) Küçüklüğümden beri evimde kedi, kopek ve çeşitli hayvanlarla büyümüş bir insanım. Yılan, akrep... Genelde korkulan hayvanlardan korkmam. Tüm canlıları severim. Uçan özellikle kelebek vs. şeylere karşı irritasyonum var. Kanat çırpan, metamorfoz geçiren şeylerden korkuyorum. Zarar vermeyeceklerini biliyorum, öldürmem imkânsız, başkasının öldürmesine de dayanamam. Kanat çırpışlarından müthiş bir rahatsızlık duyuyorum, mantık ile yenemiyor,  odada bulunamıyor, herkesi rahatsız ediyorum, odandan çıkarın diye. Arıdan korkmuyorum. Ne yapabilirim ve neden? Kelebek fotoğraflarına bakamıyorum özellikle büyük, kahverengi olanlara. Bende bir çaresizlik duygusu uyanıyor sanki. Bir doktor, ‘’Bebekken  yüzüne konmuş olabilir.’’ demişti. Mide bulantısı ve kaçma duygusu; kendime de izah edemiyorum. Genelde korkusuz bir insanım.


Bu da fobilerden birisi gibi ‘’basit fobiler’’ diyoruz. Kaygı bozuklukları içerisinde yükseklikten korkma, örümcekten korkma, rüzgârlardan korkma, büyük ağaçlardan korkma, karanlıktan korkma, geniş alanlardan meydanlardan korkma, asansörden korkma uzatabiliriz listeyi çeşitli şeylerden korkma veya kan görmekten korkma bunlar fobiler. Bu fobilerden kurtulmak bu fobiler psikiyatrik hastalıklar ve en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıklar bunlar aslında anksiyete bozuklukları tüm psikiyatrik hastalıkların içerisinde en yaygın olanlarıdır ve onların içerisinde de fobiler çok geniş bir yer tutar. İşte bu fobiler çoğu zaman psikiyatristlere ulaşmadığı için üzerinde yeterince çalışılmaz ve hastaları rahatsız etmeye devam eder. Buradaki rahatsızlığı olan kişi hayatını önemli oranda işlevsel geçiren bir kişi ben tanıyorum soruyu soran kişiyi bununla birlikte bu rahatsızlığın gündelik hayatını bir düzeyde olumsuz etkilediğini görüyoruz ve bu çaresi olan bir şey. Burada yine bir psikiyatriste başvurursa veya online tedavi alırsa bu uyaranlarla karşılaşıp yani kelebekle bizzat kelebeğin kanadıyla, bizzat kendisiyle veya görüntüleriyle veya videolarıyla karşılaşarak adım adım üzerinde çalışılarak bu kişinin bu hayvanlara karşı duyarlılığı düşürülebilir ve alışkanlık haline de gelebilir hatta zaman içerisinde o kelebekleri elinde de taşıyabilir hale gelebilir. Sonuç olarak psikiyatrik bir sorun, fobi ve tedavisi var. Bunu söylemek istiyorum.


3) Sadece bahar aylarında görülen daha sonra kendiliğinden geçen depresyon hali için ilaç kullanmak gerekir mi?


Çok güzel bir soru yani sadece bahar aylarında gözüküyor ve kendiliğinden geçiyor. Bu durumda ilaç kullanmak gerekebilir. İlaç tedavisi önemli bazen ilaç tedavilerine yanıt vermeyebilir veya bu günışığı depresyonudur genellikle mevsimsel seyreden depresyon günışığı depresyonda da ışık tedavileri kullanılabilir. Kış aylarında ve sonbahar aylarında daha sık görülüyor. Bahar aylarında yani ilkbaharda görünmesi daha istisnai bir durum aslında bu mevsimsel depresyonların ışık tedavilerinden ciddi anlamda fayda görebilir. İlaç tedavisi de gerekebilir. Bu hastalarda uyku uyanıklık düzeninin çok iyi düzenlenmesi ve günde 1 saat kadar yüksek lükste yüksek parlaklıkta ışığa maruz kalma bu böyle günlük ışık değil. Bununla ilgili geliştirilmiş cihazlar var belki Türkiye’de de bulunuyor olabilir. Bunlara maruz kalma tedavide önemli bir katkı sağlıyor günışığı depresyonu için ilaçlarda kullanmak gerekebilir ama dediğim gibi ortalama depresyonlara göre bu depresyonların her ilaca cevap verme olasılığı daha düşük. Bunu da hem hekimler hem de hastalarımız dikkate almalı ama tedavi için mutlaka psikiyatriste ulaşmalılar.


4) Hipnozla ruhsal tedavi mümkün mü? Mesela hipnozla mutluluk telkin edilip uyanınca kaygılardan depresyondan kurtulmak mümkün mü? Hipnozla kilo vermek, zayıflamak mümkün mü?


Hipnoz bilincin ortalama günlük seyrinden daha odaklı olduğu bir haldir. Genellikle uykuyla karıştırılır oysa uykuyla hiç ilgisi yoktur. Özel bir uyanıklık, dikkat ve konsantrasyon halidir. Yani hipnozu uygulayan kişinin sözlerine odaklanarak bilincin yeni bir hal kazandığı, konsantre olduğu bir durumdur. Bir tür meditasyon bir tür yoga bir tür ileri derecede odaklanma halidir. Bu odaklanma sırasında hipnoza maruz kalan kişi hipnozu uygulayan kişinin telkinlerini takip eder ve hayal eder. Dolayısıyla bu hayaller beyinde ciddi anlamda bir karşılık bulur ve beyni belli alanlarda kararlılık, sürdürme ve sebat etme huşularında odaklar ve şartlar. Bunu hiç hafife almamak lazım hipnoz altında biz özellikle bir tür simülasyona yer veriyor. Yani mesela kaygı bozukluğu olup uçağa binemeyen insanlara bir uçak simülasyonu yapıp uçağa bindirebiliyoruz. Böylece uçağa binme korkusuyla baş edebiliyorlar. Asansör vs. bunlarla baş etmelerini sağlıyoruz. Hipnozla mutluluk tabii ki telkin edilebilir ama ortada depresyon gibi ağır ve şiddetli bir hastalık varsa hipnozun doğrudan depresyonu tedavi etme şansı yoktur. Hatta ağır bir depresyonda çoğu zaman kişiler yeterince odaklanamadıkları için kişiler hipnoza da giremezler ama kaygı bozukluklarının çoğunda eğer çok fazla bir dikkat sorunu yoksa kişiler hipnoza girebilir ve böylece hipnoz altındaki telkinlerden de fayda görebilirler. Diğer yandan hipnozla zayıflama meselesi hiç şüphesiz nihayetinde zayıflama veya kilo kaybı veya kendi fiziksel durumumuzu kontrol etmemiz öncelikle beslenme düzenimiz fiziksel aktivitelerimizle ilişkili bir durum olduğu için doğrudan doğruya bunlara müdahale etmedikçe sadece hipnozun telkiniyle sonuç almak mümkün değildir. Fakat hipnoz telkiniyle hem hareketliliği sağlamak, bir planı programı sürdürme bir fiziksel aktivite hem de yeme içmeyi kontrol etme ve yenilecek içilecek nesnelerin türünü hastaya telkin etme ciddi bir yöntem olabilir. Bu çerçevede takip ettiğim bir hastanın bir ay içerisinde 13 kilo vermiş olduğunu hatırlıyorum ama sıklıkla kilo için hipnoz yapıyor değilim. Kilo kontrolü için de önemli bir teknik ve işe yarayabilecek bir teknik olduğunu net olarak söyleyebilirim.


5) ’’Doktor psikiyatrik ilaç verdi. Bana iyi gelmiyor, zihnimi uyuşturuyor, bıraksam mı?’’ kavlinden sorulara yanıtlar lazım.


Bu çok sayıda hasta ve yakının ifade ettiği bir konu. Yani ilaçlar bana iyi gelmiyor, beynimi uyuşturuyor böyle bir düşünceyle psikiyatrik ilaçları bırakma çok yaygın bir davranış. Dolayısıyla bir çok kişi psikiyatrik tedavilerden bu nedenle yeterince fayda göremiyorlar. Çoğu hastamız ilaca başlamış bile olmuyor yani yapılmış çalışmalar var; psikiyatrik hastaların %50’si Gaziantep Üniversitesi’nde bizim arkadaşlarımızın yaptığı bir çalışma vardı ve beraberce değerlendirdiğimiz ve benim de araştırmada yer aldığım bir araştırma bu araştırmada hastaların ilk başvurusunu yapanlarının sadece %50’sinin psikiyatrik ilaçlarını kullanmaya başladıkları gözüküyordu. Tabii bu baştan bir kayıp çok önemli yani 2 kişiden biri ilaçlara başlamıyor bile ve başlamadığınız ilaçlarla nasıl tedavi olabilirsiniz. Tabii bu çok tuhaf bir mevzu psikiyatrik hastalıkların önemli bir kısmı kaygı bozukluğu hastaları olduğu için ilaçlarında kendilerine zarar vereceklerinden kaygı duyuyorlar. Bizzat çare olabilecek şeylerin kaygı olacağından, zarar vereceğinden şüphe ediyorlar. Bu nedenle ilaçları kullanmıyorlar. Bu durumda iyileşmeleri tabii ki mümkün olmaz. Diğer taraftan psikiyatrik ilaçların önemli bir kısmı gerçekten bir miktar uyku yapabilir, bir miktar esneme yapabilir, bir miktar dikkati bozabilir ama bunların hiçbiri tedaviyi tümüyle terk edecek kadar ağır ve şiddetli değildir. Bu nedenle psikiyatrik ilaçları kullanmamak sonuç olarak büyük kayıplarla neticelenir. İnsanlar sadece uyuşmamak veya biraz daha uyumamak için bıraktıkları ilaçlar nedeniyle çok ciddi sonuçlarla karşı karşıya kalmak zorunda olabilirler. Yani ağır akıl hastalıkları, ağır depresyonlar intiharla neticelenen depresyonlar intiharla, ölümle neticelenen depresyonlar veya bütün hayatı işgal eden kaygı bozuklukları çoğu zaman iyi kullanılmamış ilaçların neticesidir. Mesela bizim Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde yaptığımız bir araştırmada Dr. Gıyasettin Ekici ile birlikte çok net bir biçimde psikiyatrik ilaçları yetersiz kullanan grubun nasıl diğer gruplardan daha fazla intihar ettiğini açık bir biçimde gösterdik. Yani psikiyatrik ilaçların hekimlerin söylediği dozlarda, uygun ve yüksek dozlarda kullanılması kişiyi koruyor. Eksik kullanılması veya kullanılmaması yüksek intiharlara bile yol açabiliyorlar. Bunu da burada ifade etmiş olalım.


6) Kötülükle psikiyatrik hastalığın arasındaki şey bir ince çizgi midir? Yoksa belirgin duvarlar mı var iki olgunun arasında. Örneklere girmiyorum. Sizin yakinen müşahede ettiklerinizden daha iyi örnekler bulabileceğimi de açıkçası düşünmüyorum.


Gerçekten Twitter’da çok sık rastladığımız bir sorudur. İnsanlar sürekli özellikle politikacılarla ilgili kötü, ahlaksız, şerefsiz, aşağılık, alçak politikacılarla ilgili bize sorular soruyorlar. ‘’Bu kişinin tanısı nedir?’’ diyorlar. Ben de; ‘’Bu kişilerin tanısı yok. Bunlar bildiğiniz alçak, aşağılık, şerefsiz, ahlaksız, hırsız, politikacılar. Bunlara bu isimlerle hitap edebilirsiniz. Bunların bir hastalığı filan yok. Bunlar ağır kişilik bozukluklarıdır, bunlar anti sosyal, psikopat, toplum karşıtı, hayvanca muamele eden hayvanları tenzih ederim başka insanların hukukunu çiğneyen aşağılık varlıklardır. Onlara özel bir hastalık falan uydurmayın. Hastalarımıza yazık oluyor. Hastalarımızı bir şekilde etiketlemiş oluyorsunuz hiç ilgisi yok. Bahsettiğiniz alçak politikacılara ancak alçak denilebilir. Kötü ve pis insanlardır. Onları tanıyın ve kemiğinizi kemirttirmeyin. Onlar kötülüğün gözüdür, göbeğidir. Her dokunduklarında her iş birliği yaptıklarında da başkalarına bu kötülüğü akıtır ve aktarırlar. Onlardan uzak durunuz. Pisliği üzerinize sıçratmayınız. Onlara ‘’ahlaksız ve şerefsiz’’ diyoruz özetle başkada bir şey söylemiyoruz. Onların psikiyatrik hastalıklarla falan ilgisi yoktur. Onlar saf kötülüktür, alçaklıktır, şerefsizliktir!’’ diyorum.


7) Toplumların DNA’sı bozulabilir mi ya da genetik kodları?


‘’Toplumların DNA’sı ya da genetik kodları’’ diye bir şey yok kişilerin genetik kodları var. Hiç şüphesiz bir toplum bir arada yaşıyor olmak itibariyle benzer DNA’ları benzer genetik kodları taşırlar. Bu bahsettiğim biyolojik bir şey yani mesela Avrupa’da en karışık genetik kodlara sahip olan millet Türkler. Yani içinde Araplar var, Yahudiler var, Kürtler var, daha doğudan Kırgızistan’dan gelmiş gruplar var. Tatarlar var, Ruslar var, İskandinav kanı bile var. Yunan kanı var. Çok değişik milletlerin kanı kanımıza karışmış. Dolayısıyla DNA’mız çok farklı ve çeşitli. Avrupa’nın en az kanı karışmış milleti ise Ruslar en saf o anlamda birileri saf milliyetçilik yapacaksa bunu Rusların yapma hakkı var. O kadar geniş bir coğrafyaya dağılmış oldukları halde dünyanın galiba en geniş toprağı Rusya’nın veya Eski Sovyetlerin kontrolündeydi. Buna rağmen insan çeşitliliği açısından DNA’nın içindeki gen çeşitliliği açısından en saf topluluk Ruslar. Bu soruyu ben sosyal bir soru olarak anlıyorum. Yani bir toplumun genel düzeni ve işleyişi bozulabilir mi tabii ki bozulabilir. Bir toplumdaki eğitimi bozmak herhalde DNA’yı bozmak için en temel bir girişim olabilir. Mesela bir toplum her yıl eğitim sistemini değiştirin, her yıl sınav sistemini değiştirin, her yıl gideceği yönü değiştirin, her yıl eğitimin hedeflerini değiştirin. Bu bir ülkenin genetiğiyle oynamak anlamına gelir açık bir biçimde. Bir ülkenin ahlakıyla oynarsanız yani toplumun dayandığı etik değerleri değiştirirseniz veya bozarsanız yani ahlaksızlığı yayarsanız bu da genetik kodlarla bir oynamadır. Bir toplumdaki adaleti yıkarsanız veya bozarsanız ve değiştirirseniz ve bir peşin infaz mekanizmasına dönüştürürseniz politik muhalifleri sindirmenin bir yolu olarak kullanır ve onu bir işkence aleti haline getirirseniz işte o toplumun DNA’sını ve genetik kodlarını bozmuş olursunuz.


8) İnsanlar neden psikiyatriste gitmemek için direnç gösteriyorlar. İç ses ve vesvese bunların susmamasının bir nedeni var mı?


İki ayrı soru aslında bu ilkinden başlayayım. Yani şöyle düşünelim; bir kişi ayak kemiğini kırdığında ayak kemiğini kırmış oluyor. Ayak kemiğinin tedavisi için bir ortopediste başvurduğunda sağlam bir beyinle ayağının tedavisi için başvuruyor oluyor.  Yine bir kalp hastasını düşünelim kalbinde bir ritim bozukluğu varsa olayı düşünüyor ve bir kardiyoloğa gidip bu ritim bozukluğunun tedavi ettirmesi gerektiğini düşünüyor. Yine bir kanser hastası onkologa gidip bu kanserden nasıl kurtulacağını bir an önce öğrenmeye çalışıyor. Önerilen kemoterapi ve immünoterapileri yaptırıyor. Şimdi neden bir psikiyatrik hasta doğrudan hekime bu kadar kolay gidemiyor. Çünkü söylediğim gibi karaciğerinde kanser olan bir hasta sağlıklı olan beyniyle sağlıklı düşünüyor ve yapması gerekeni biliyor. Kalbinde bir hastalık olan hasta beyni sağlam olduğu için sağlıklı düşünüyor ve bir kalp uzmanına gidiyor. Yine bir dizini veya ayağını kıran hasta beyni sağlam olduğu için sağlıklı beyinle ortopediste gitmeyi akıl ediyor. Oysa psikiyatrik hastaların arızası sorunu hastalığı beyinde yani düşünme organının kendisinde. Dolayısıyla arızalı organ beyin, tedavi edilmesi gereken organ beyin ve tedaviye karar vermesi ve hekime ulaşması gereken organ yine beyin. Dolayısıyla arızalı organla arızalı organın tedavisi için hekime ulaşmayı tartmaya çalışıyor hasta ve tabii ki sağlıklı değerlendirmeler yapamıyor. Özellikle kaygı bozuklukları hastaları ilaçlar ve tedavisi konusunda da çok kaygılanırlar bunu daha öncesinde de söyledim bu nedenle bir hekime ulaşma konusunda da kararsızlık ve tedirginlik yaşayabilirler. Bunun bir psikiyatrik tıbbi bir sorun olduğunu adledemeyebilirler. Bunun cinlerle, perilerle ilgili olduğunu düşünebilirler. Bunun kültürel bir mesele olduğunu düşünebilirler. Bunun ekonomik bir mesele olduğunu düşünebilirler. Bunun sosyal bir mesele olduğunu düşünebilirler. Bunun politik bir mesele olduğunu düşünüp tüm bunların çözülmeden sorunların çözülmeyeceği gibi bir ön yargıyla tedaviye başvurmazlar. Mesela eşiyle sorunları olan bir kadın veya bir bey işte eşiyle sorununu halletmeden psikiyatrik sorununun halledilemeyeceğini düşünür. Oysa bunlarla bir ilgisi yok. Yani gözümüz net görmediği durumda gidip gözlük takıyoruz ve net görüyoruz. Gözümüzdeki sorunu eşimizle tartışarak veya konuşarak, iyi anlaşarak çözmeye çalışmıyoruz veya görme sorunumuzu ülkemizdeki politik atmosferin düzelmesini bekleyerek geçiştirmeye çalışmıyoruz veya ‘’Ekonomik kriz var!’’ diye gözlük almaktan uzaklaşmıyoruz. Gidip gözlüğümüzü alıyoruz ekonomik krizle de ilgili sorunlarımız her neyse onları halletmeye çalışıyoruz. Oysa psikiyatrik hastalar ekonomik kriz veya dolar borcu vs. nedeniyle depresyona giren hastalar tüm bunların ekonomik kriz nedeniyle olduğunu ve ekonomik kriz iyileşmeden bu depresyonların iyileşmeyeceğini düşünüyorlar ve tamamen yanılıyorlar. Depresyon klinik bir sonuçtur. Beynimizin bir hastalığıdır ve tedavisi vardır. Şüphesiz ekonomik krizin geçmesi kolaylaştırıcı bir etkendir ama geçmese bile depresyon geçtikten sonra ekonomik kriz bile olsa işletmemizin veya etrafımızdaki insanların ekonomik sorunlarını daha sağlıklı bir biçimde çözmek ve hastalıktan da kurtulmak mümkündür. Diğerine geçeyim; iç ses kavramı psikiyatrik bir kavram değil düşünceler oluyor. 2 türlü olur. Bir; obsesyonlar takıntılar burada olduğu gibi vesveseler şeklinde ifade edilen şeyler. Yani diyelim; abdest alıyor kişi acaba 3 defa aldım mı almadım mı elimi yıkadım mı yıkamadım mı işte ne bileyim eli kapıya dokunmadan geçmeye çalışıyor kirli mi değil mi böyle vesveseler bu obsesif kompulsif bozukluğun bir parçası. Dolayısıyla beynin bir arızası bunun bir nedeni var. Beyindeki belli elektronik devrelerdeki bir arıza buna neden oluyor. İç ses denilen şey de çoğu zaman kaygı ama bazen çoğul kişilik bozukluklarında gerçekten konuşan bir ses duymak mümkün. Bu da içerideki kişilik parçalarından birisi olabilir. Çoğu zaman çocukluk travmalarında olur. Dolayısıyla bu da hastalığın bir parçası bunun tedavisi psikoterapi. Başka bir iç ses de kulaktan gelen konuşan, kendi arasında konuşan sesler de olabilir şizofreni gibi ağır psikotik rahatsızlıklarda olan seslerdir. Bu seslerin de tedavisi antipsikotik ilaçlardır. Dolayısıyla bu seslerin hiçbiri öylesine bir şey değildir. Bu seslerin hiçbiri öylesine bir şey değildir. Bir hastalığın parçasıdır ve ciddi müdahale gerektirir.


9) Babam bir şeyler anlatırken, dinlerken neşeli veya hüzünlü olsun sürekli gözleri dolup ağlamaklı oluyordu. Psikiyatriste götürdük ve venlafaksin başlattı, iki sene kadar kullandık. Sonrasında yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması geçirince nörolog essitalopram ile değiştirdi ilk ilacı. 3 yıldır da onu kullanıyor. Kontrolde uzun zamandır ilaç kullandığından karaciğeri, böbreği zarar görmesin diye durumunu da iyi gördüğünden doktor ilacı kesti. Ağlama durumu geri geldi. Bu ilaçların böbrek, karaciğer üzerinde etkileri nelerdir?


Mükemmel bir soru daha. Bu soruyu soran izleyicimiz de çok teşekkür ederiz. Psikiyatrik ilaçların bir kısmı kronikleşme eğilimlidir. Yani tıpkı şeker hastalığı gibi kalp hastalığı gibi kanser hastalığı gibi süreğenleşme, kronikleşme eğilimindedir. Dolayısıyla ilaçların düzenli kullanılmaya devam etmesi gerektiği klinik tablolar olabilir. Anlaşılan o ki buradaki depresyon da tedavinin sürdürülmesini gerektiren depresyonlardan birisi. Tabii depresyon esas olarak psikiyatristlerin tedavi etmesi gereken bir hastalık ama uzun yıllardır bu hasta bir nörolog kontrolünde kalmış bu doğru bir şey değil. Öncelikle bu hastanın depresyonunu bir psikiyatristin sürdürmesi şart. Diğer yandan ilaç değişikliği yapılması da mantıksız olmamış. İlk ilaç venlafaksinin bir hipertansif bir krize yol açma riski yüzde birkaç da olsa var. İkinci ilaç olan essitalopramda böyle bir risk yok o açıdan doktorun müdahalesi yerinde olmuş, yanlış değil ama en sonunda ilacın kesilmesi ve 3 yıllık tedavinin sonrasında ağlamaların geri gelmesi bu hastada ilaca devam etmenin gerekliliğini gösteren en temel sonuçlardan birisi gibi gözüküyor. Dolayısıyla bunu bir psikiyatristin değerlendirmesi bu ilaçlardan herhangi biri veya başka bir antidepresan tedaviye devam etmesi mantıklı gözüküyor. Diğer taraftan böbrek ve karaciğer üzerindeki etkisi; psikiyatrik ilaçların hemen tamamı karaciğerden atılır. Böbrekten atılan çok az antidepresan ilaç vardır. Benim bildiğim kadarıyla bir tanesi var. Antipsikotik ilaçların da hemen tamamı karaciğerden atılır yine bir tane antipsikotik böbreklerden atılıyor. Dolayısıyla hani ‘’Böbrekle ilgili zarar yok!’’ desek yeridir. Karaciğerle ilgili zarara bakarsak da bu ilaçların kilo aldırma gibi bir riski var. Karaciğer enzimlerini yükseltme veya karaciğere zarar verme riski hiçbir psikiyatrik ilacın ana sonuç ana kötülüğü ana yan etkisi değildir. Çok nadiren gözükebilen bir şeydir. Bununla birlikte psikiyatrik tedavilerde 6 ayda ya da yılda bir karaciğer enzimlerinin takibi önerilir daha doğru bir klinik takip açısından.


10) 13 yaşında bir oğlum var, hiperaktivite teşhisi kondu. Önerilen İlaçları kullansam ileride ciddi yan etkilere sebep olur mu? İlaç kullanmazsak kaç yaşında atlatabilir?


Evet ben çocuk psikiyatristi değilim ama bu soruyu özellikle cevaplamak istedim. Çünkü çocuk psikiyatrisinde en sık görülen hastalıklardan birisi, çocukların %7’si kadarını etkileyen bir hastalık dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu üstelik de çocukların hem çocukluk çağındaki akademik başarısının kaybına hem çevreyle çok kötü ilişkiler kurmalarına hem özgüvenlerinin düşmesine hem de erişkinlik yaşamında bu rahatsızlığın devam etmesi halinde kişilerin iş, mesleki hayat, aile hayatında ciddi sorunlar yaşamalarına neden oluyor. Dolayısıyla çok küçük yaşlardan itibaren bu soruna doğru bir yöntemle cevap bulmak ve tedavi etmek çok kritik öneme sahip üstelik de bu tanınan, bilinen ve tedavi edilen bir psikiyatrik tablo. Bu hastalığın tedavisinde ilaçlar çok kritik bir yere sahip. Dolayısıyla tüm dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu anne babalarına ve topluma hitap ediyorum. Mutlaka böyle bir şeyden endişe ettiğinizde çocuğunuzu çocuk psikiyatristine götürün ve tedavisi yoluna gidin. Onun önerdiği ilaçları asla kullanmamazlık etmeyin. Komşunun, etraftaki insanların, çocuk psikiyatristi dışında başka hekimlerin bu ilaçlarla bu tedaviler bu hastalıklar hakkındaki boş konuşmalarına asla kulak vermeyin. Çocuk psikiyatristinin size çizdiği yolda adım adım ve güvenle yürüyün. Yanlış bir şey yapmış olmayacaksınız. Aksini yaptığınızda çocuğunuzu çok ağır bir hastalığın sonuçlarıyla ilaçsız bir biçimde baş başa bırakmış olacaksınız. Erişkinlik yaşamında dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun bir kısmı azalabilir ve geçebilir ama bunu kendi haline bırakmamak gerekir. Tüm bunlara tedaviye devam edilip edilmeyeceği hususlarına bizzat çocuk psikiyatristi ve daha sonra tedavisi gerekliyse erişkin psikiyatristi ileriki yaşlarda karar vermelidir. Dolayısıyla burada da ilaçlardan kaçan bir yaklaşım kesinlikle hastalara ve size zarar verecektir.

 

Bu metin, Prof. Dr. Haluk Savaş’ın Ahval haber sitesi ve kendi Youtube kanalında yayınlanan ‘’Bir Tatlı Huzur Prof. Dr. Haluk Savaş’la Soru-Cevap Psikiyatri’’ programının yazılı halidir.